Quantcast
Channel: tyler durden

FRANSIZ KÜRESEL SİYASET TİYATROSU

$
0
0

Esselamu aleyküm.

İnsanlara sövmenin veya salya sümük saçarak hakaret etmenin işe yaramadığını anladığı ve bundan bıktığı için, olan olaylar karşısında tepki gösteren insanların tepki gösterme şekillerine gülerek tepki gösteren birisinin yazısını okuyacaksın şuan.

Hayatı boyunca bir şeylere sürekli hakaret ederek tepki gösteren ve bunun pek matah bir şey olduğunu sanan, umursamaz ergen tavırlarına bürünüp, beyni fikir üretmediği için yalnızca küfrederek insanları etkilemeye çalışan, Amerikan filmlerindeki hiçbir şeyi umursamayan çılgın çocuk ayakları yapan tiplerden midesi bulanmış birinin yazısını okuyacaksın. Sadece bu yazı değil, tüm yazılarda göreceksin bunu. Zira ileride yine oldukça uzun ve derin yazılar olacak Allah'ın izniyle.

Televizyon, size yine zaman geçirmeniz gereken bir gündem verdi geçenlerde. Paris'te bir karikatür, mizah dergisine ateş açıldı ve olay sonunda tamı tamına 12, yanlış duymadınız 12, evet evet bir daha duyun bu rakamı 12, on iki, 10+2, 14-2, 24/2, 1.12 kişi öldürüldü.


Masum bir insanı öldürmenin, tüm insanlığı öldürmeye eşdeğer olduğunu düşünen birinin yazısını okuyacaksın işte şimdi. Fakat aynı zamanda, dünya nüfusu arttıkça insan sayısının azaldığına inanan birinin yazısını okuyacaksın.


Bu ara paragraftan sonra, bir önceki paragrafta kaldığımız yerden devam edelim. Artık midemizi bulandıran aynı kurguyu yine gördük Paris'te. Ceplerinde tesbih yerine kalaşnikof taşıyan, kötü kalpli acımasız ''Müslümanlar'' yine insanları katlediyordu. Ama bu olayda yine benim gözüme daha ilk duyduğumda ciddi derecede aşırı geri zekalılık ürünü saçmalıklar dizisi çarptı. Ve bu kadar büyütülen olaylarda aşırı derecede geri zekalılık ürünü saçmalıklar dizisi varsa, bunun bir kurgu olma olasılığı %99'dur.


Lakin şimdi burada dedektifçilik oynamayacam. ''Olay saatinde tam olarak neredeydiniz kuzum?'' gibi sorularla meşgul olmayacaz. Yalnızca birkaç mantıksızlık üzerinde birkaç kelam edelim o bize yeter.

Mesela bu olay bana 11 Eylül'ü hatırlattı. Dünyada güvenlik seviyesi en yüksek olan ülkenin finans merkezine ellerini kollarını sallaya sallaya uçak sokan mağara kaçkını Araplar senaryosu ne kadar insanı gülmekten kabız yapacak kadar ileri geri zekalılık ürünü bir şey ise, Avrupa'nın ve dünyanın en gözde, en ünlü ve güvenlikli şehirlerinden biri olan Paris'in orta yerinde 11 Eylül misali ellerini kollarını sallaya sallaya, hatta kameralara poz vere vere dolaşan, ''ananızı belleyeceğüüükkkkk!!'' diye kalaşnikoflar eşliğinde naralar atan Gargamelvari kötü kalpli terörist Müslümanlar algısı da bir o kadar ileri geri zekalılık ürünüdür.

Nokta. Full stop. Period.


Zaten bende olayın tamamen koptuğu an, faillerin araçlarında ''kimliklerini unuttuğu'' andır. Tabi 11 Eylül'de uçağın bile yanarak yok olduğunu söyleyenlerin Müslüman Arap pasaportu bulmalarını hatırlarsak, Müslüman kimliğinin bu tür durumlarda ne derece kullanışlı olduğunu ve iman gücüyle bu tür olaylardan tek bir hasar almadan kurtulduğunu tekrar görmüş oluruz. Bu kimlik ve pasaportlar okunmuş falan olsalar gerek herhalde..


Tabi, olur da katliam yapmaya giderken, girişte kimlik kontrolü falan yaparlar düşüncesiyle kimliklerini yanlarına almışlardır. Gayet normal olum. Ne var bunda anasını satayım. Şurda usulüne göre adam öldürmeye gidiyolar, bütün evrakları tam olması lazım. Bilmeyeniniz var galiba, Fransa'da kimliksiz adam öldüremiyormuşsun. Yasakmış yani. Mutlaka kimlik ya da ehliyet lazımmış. Fotoğrafın da en az bir yıl içinde çekilmiş olması gerekiyormuş. Akbil falan da geçerli mi onu bilmiyorum ama, kimlik ya da ehliyet şart diye duydum. Aksi halde bu belgeler olmadan adam öldürmek büyük suçmuş yani. Hani aklınızda bulunsun. Bi yeri falan taramaya giderseniz, yanınızda mutlaka kimlik bulundurun.


Tabi kimlik bulunduktan ve dünyayla paylaşıldıktan sonra, olayın faillerinin ikisi de öldürüldü. Sanırım dünyanın onların kim olduklarını bilmesi yeterli idi. Olur da bir şeyler söyleyebilirler endişesine falan gerek kalmadı böylece sanırım. Ama olur öyle.


Ben size başka bir şey daha diyeyim mesela.
Fransa kısa süre önce Filistin'i devlet olarak tanımayı kabul etti. Hemen akabinde gerçekleşti bu olay. Bilemiyorum, bakarsın ilgisi vardır.


Ayriyeten Avrupa'nın şuan karışık olduğunu unutmayın. Çünkü Müslüman nüfusu inanılması cidden güç bir şekilde artıyor. Ki geçenlerde yazdığım bir yazıda, -hangisi hatırlamıyorum- yakın bir gelecekte Avrupa nüfusunun tamamına yakınının Müslüman olacağını gösteren bir araştırma yayınlamıştım.


Bu yüzden Avrupa'nın bu gibi büyük ülkelerinde ırkçı gruplar finanse edilip sokaklara çıkarılıyor. Avrupa'nın Müslümanlaşmasına karşı olduklarını haykıran binlerce faşist grup eylemler düzenliyor. Çünkü bu sosyalist veya komünist olduklarını sanan geri zekalı embesil ergen gençliğinin ipleri de, tıpkı bizdeki gibi, üst kattaki beyaz yakalı para babalarının ellerinde. Ve Avrupa'nın Müslümanlaşması demek, dünya düzeninin tamamen değişmesi demek olur. Eğer nüfus Müslümanlaşırsa hükumetler de Müslümanlaşır. Hükumetler Müslümanlaşırsa, bir süre sonra özel sektörlere ve özellikle de bankalara müdahale edilir. Tüm bunlara müdahale edilirse de, dünyanın neredeyse tamamını sömürgesi haline getirmiş olan Avrupa küresel gücü dağılır. Vatikan denen şirket de iflasını ister. Papa sokaklarda mendil satarak hayatını devam ettirir.


Ayrıca Müslümanlaşan Avrupa Filistin'in bağımsızlığını tanır. Bunun yanında da İsrail'i terörist devlet ilan eder. Bu gücü ellerine geçirdikten sonra da tüm dünyadaki banka sistemine el atarlar. Tüm insanlığı kölesi haline getiren faiz sistemi İslam ile taban tabana zıt olduğundan, bu sistemi ortadan kaldırırlar. Böylece borçlu insan kalmaz. Faiz borçlarının kayıtları silinirse, her şey tekrar başa döner, ekonomik eşitliğe bir adım daha yaklaşılmış olur.


İslami kurallar getirilir. Mesela hırsızlık yapanların elleri kesilir. Böylece insanların yıllarca boğazından keserek ve gece gündüz demeden biriktirdikleri paraları ve değerli eşyaları çalan, kapı imalatçılarının her sene daha güvenlikli bir kapı yapmak zorunda bırakacak derecede ipini koparmış, gözünü karartmış olan onun bunun çocukları, ellerinin kesilmesine razı olamayacakları için hırsızlık yapmayı bırakır.


Ve teknolojik aletler olmaksızın dünyaya 600 sene hükmetmiş, nizam vermiş olan Osmanlı gibi bir İslam Devleti, bir İslam Birliği; bu kez küffarın elindeki bu teknolojik icatlara sahip olarak geri gelir. Ve bu kez bu güçle 600 yıl değil, en az 1000 sene kalır ve hükmeder.


Yani kısacası, Avrupa'nın ve Amerika'nın Müslümanlaşmaması gerekir. Bu yüzden de her sene düzenli olarak terör saldırıları düzenlenir ve bu olay Müslümanlara mal edilir. Müslümanlar teröristtir algısı yayılır. Işid'ler, Taliban'lar, Boka Haram'lar, El Kaide'ler türetilir. Biz asıl Müslümanlar evimizde oturup insanlara nasıl faydamız dokunabilir, onlara İslam'ı nasıl anlatabiliriz diye düşünürken; bu tür batı menşeili istismar örgütleri kameraların karşısına geçip, onun bunun kafasını keser. Böylece bütün Müslümanlar terörist olur.


Ama bu tiyatronun farkına varan insanlar ciddi anlamda çoğaldı yıllar içerisinde. Çünkü aynı tiyatroyu farklı oyuncu kadrosuyla yüz yıldan fazla süredir oynamakta bu zevksiz sanat anlayışına sahip batılı sömürgeciler. Gerçi sömürgecinin doğulusu batılısı da olmaz. Sömürgeci sömürgecidir. Bugün haberlerde hiç ''Çin Zulmü'' diye başlıklar duymuyorsanız, bu Çin'in masumluğundan değil, birilerinin bunu duymanızı istemeyişindendir. Lakin küçücük Avrupa'nın bütün dünyayı sömürdüğü de bir gerçek şimdi. O yüzden birçok sömürülenden ''batılı beyaz adam'' tasvirini duyarsınız.


Bu tür küresel saldırı tiyatrolarıyla elde edilmek istenen sonuç; çoğalan Müslüman sayısını durdurmak ve azaltmak, dahası birçok ırkçı örgütü sokağa salarak eylemler yaptırmak, bunun yanında halkın da Müslümanlar konusunda sabrını taşırmak ve tüm Müslümanlardan nefret eder hale getirterek, Müslüman nüfusu Avrupa'dan göçe zorlamak. Tabi bütün yeraltı kaynaklarının yine Müslüman coğrafyasında olduğunu hatırlarsak; ''Siz lanet teröristlere biraz medeniyet öğretmek lazım, bu yüzden ülkelerinize gelecek ve bunu yapacağız, sizi medenileştirecek ve insanlığı öğreteceğiz. Yoksa sürekli birbirinizi patlatmaktan vazgeçmeyeceksiniz. Dünyanın güvenliği için sizi kontrol altında tutma yardımseverliğini üstleneceğiz.'' deme amacındalar.


Ama hesaba katmadıkları bir şey var. Çünkü artık bu coğrafyada ''medeniyetinizi alın ve bi tarafınıza sokun!'' diyecek nesiller yetişiyor. ''Müslümanlar teröristtir!!!'' diye bağırdıklarında; ''hadi ordan şekerim, hadi yandan yandan canım, hadi gülüm hadi...'' diyecek insanlar olacak. ''Demokrasiii!'' diye gelmeye kalktıklarında; ''yav he he..'' diyecek toplumlar olacak. Batılı beyaz adam; ''Medeniyetin, insan haklarının, demokrasinin ve özgürlüklerin koruyucu olarak bizleerr...'' diyerek bir şeylere kalkışınca; ''asddsaövfsalşöşlkfbölşfövbflşöşL :)))) :-) :) '' diyecek bir insanlık olacak.

Sığ kafalı özgürlük anlayışı
Şimdi yazının başında bahsettiğim on iki ölü meselesine geri dönelim yine.
Gavur dayanışması bir şey vardır bilir misiniz?
Ben iyi bilirim.

Bu dayanışmanın temel maddeleri şöyledir;

  • Eğer ölen veya öldürülen kişi veya kişiler Müslüman ise, asla ve kat'ha sebebi veya faili önemli olmayıp, kesinlikle tepki gösterilmez.
  • Fakat ölen kişi veya kişiler gavur ise, sayı, sebep ve müsebbip asla önemli olmayıp, kesinlikle bundan çokça bahsedilir, eylemler yapılır, destek olunur.
  • Ölen Müslümanlar hakkında haber yapmak bile zaman ve para kaybıdır, buna binaen gereksizdir. Ki zaten dünyadaki Müslüman sayısı azaldığından, bu bizi mutlu edecektir.
  • Amma ve lakin dünyadan bir gavur bile eksilirse, bu mesele ile dünya meşgul edilecektir.
  • Ölen veya öldürenler Müslüman ise, ''özgürlük, insan hakları, insan hayatının kutsallığı'' gibi kavramlar tamamen gereksiz birer klişeden ibarettir.
  • Fakat ölen veya öldürülen kişiler gavur ise; ''siz ne biçim insansınız, burada insan hayatı söz konusu'' tarzından aşırı duygusallık ve bunun yanında timsahlardan alınan hakiki, orjinal timsah gözyaşları kullanılacaktır.
Diğer maddeler de bu ve bunun gibi işte. Bir nevi anayasadır bu. Uyulması şarttır.


Birkaç ay önce Filistin'de her zamanki geleneksel katliamlarına devam eden İsrail'e, bu batılı ülkelerden veya şuan ''hepimiz Charlie'yiz'' diyen şakşakçılardan en ufak bir tepki geldiğini hatırlıyor musunuz siz? 

E Suriye'de üç senedir Esed denen bir dallama üç yüz binden fazla insanı öldürmedi mi? Üç yüz bin diyorum lan! 
300.000! 
3x100.000

1x300.000
yalnızca bu küçük odada on ikiden fazla ölü çocuk var!

Bana bu eyleme katılan devlet başkanlarından ve ilgi gösteren medyadan, ve de ''hepimiz Charlie'yiiiieeeezzz ğööööö'' diyen şakşakçı yardakçılardan bir tanesinin bu ölümlere ses çıkardığını gösterin.

Adları Charlie olmadığı için dikkat çekemediler ne yazık ki..

Bizim ülkemizde de adı Charlie olanlar türedi bu arada tabi.
Which is expectable.

Paris için tivit atan ünlüler, medya patronları, bunu yanı başındaki insanların ölümünden çok daha değerli görüp sürekli haber yapan medya.. Ne ararsan var.. Türkiye'de basın özgürlüğü yok diyenler var ya hani, işte burada haklılar. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım hacı. Doğruya doğru. Türkiye'de basın özgürlüğü yok. Çünkü basının %60'dan fazlası Alman ve Avrupa sermayesinin. Ufak bir araştırma yaparak hangi medya kuruluşlarının bu sermayeye ait olduğunu kendiniz bulabilirsiniz.


Bir Fransız küresel siyaset tiyatrosu izledik. Bütün dünya son bir yılda Ortadoğu'da ölen bir milyondan fazla insanı, yüz binlerce bebeği, kadını çocuğu unuttu ve on iki tane asil Fransalı kardeşleri için medyayı ve dünyanın geri kalanını ayağa kaldırdı. Fransızlar Fas'ta, Cezayir'de yaptıkları inanılmaz insan kıyımlarını unuttular ve kaybettikleri on iki kişi için dünyadan kendileri için gözyaşı dökmelerini bekliyorlar. Ben ''iyi ki öldürülmüşler'' tiplerinden değilim. Ama yanı başımda her gün binlerce insanın katledildiğini veya açlıktan öldüğünü görüyorken, bir buçuk milyar insanın en kutsal saydıkları şeye hakaret ederek para babalarından para cukkalayan, vicdanında bunun için en ufak bir pişmanlık veya rahatsızlık duymayacak kadar insanlığını yitirmiş olan birkaç insanın öldürülmesi benim ilgimi çeken konular arasında değil.


Sağımda milyonlarca ölü varken, kimse benden soluma dönüp bir tiyatro olarak ortaya atılan birkaç ölüye gözyaşı dökmemi beklemesin. Ben ölen her insan için üzülürüm, eşit üzülürüm ama. Müslüman da ölse, Hristiyan da ölse, ateist de ölse, Sultanahmet Köftesine tapan insan da ölse üzülürüm ben. Ama milyonlarca ölüye dönüp bakmayıp da, on iki adamın öldürülmesine gavur yasası dayanışması gereği sahte insancıllık oynayan şebelek tiplere hayatım boyunca karşıyım.


Filistin'li, Suriye'li ölenleri hatırlayıp da; ''Benim adım Ahmed, benim adım Ömer, benim adım Mahmud'' diyenleri görmeden, ''benim adım Charlie''ciler, benim gözümde ancak ve ancak ''Charlie İş Başında'' dizisindeki ''Maymun Charlie'' olabilirler.


Adım Charlie değil. Ve ölen iki insan arasında seçim yapıp; Ahmed yerine Charlie'yi savunan bütün maymunlardan nefret ediyorum. İnsan hayatına verdikleri değer bile modernizme göre şekillenen, batılı hayatını doğulu hayatına tercih eden elitist, okumuş aydın olduklarını sanan beyaz kafaların hayat anlayışlarına en balgamlı şekilde tükürüyorum.


SUUDİ AMERİKA'NIN EN ACI GÜNÜ

$
0
0

Dünyaca ve milletçe yastayız.

Hayatının son anına kadar her zaman mazlumun yanında olmuş, haksızlığa her daim karşı gelmiş ve ülkesini neredeyse bir Hz. Ömer adaleti ile yönetmiş birini kaybettik birkaç gün önce. Amerika'nın ve İsrail'in, hatta geçen seneki darbe itibari ile Mısır'ın en büyük düşmanı ve korkulu rüyası olan, dünyadaki bütün siyonist, kapitalist ve emperyalist güçlerin ödünü patlatan Kral Abdullah son yolcuğuna uğurlandı.


Peki dünya onsuz nasıl olacak?
Amerika'nın ve İsrail'in karşısında bu kadar kararlı ve sert şekilde kim duracak?
Kim kapitalist sisteme var gücüyle karşı gelecek?
Mazlumların umudu olacak?


Hmm, kardeşi geçti tahta. (Tahta tabi zoruna mı gitti?)

Onu aratmamasını umut ediyoruz elbette.
Çünkü Suud Hanedanlığı kuruldu kurulalı, kötü kalpli adamların her zaman karşısında olmuşlardır. Müslümanlardır ama asla terörist değillerdir. O bir halk kahramanıdır. Kimsesizlerin kimsesidir. Umuttur. İnançtır...

Mazlumlar ve tüm Müslümanlar girdiği nurlu toprağın altında yattığı sürece kendisi için dua ediyor olacak. Çünkü o ümmete, ümmet de ona aşıktı.

Allah aşklarını daim eylesin..

...

Dünyanın en büyük petrol rezervlerinin başında oturdu Kral Abdullah. Tıpkı ondan önceki babaları, ağabeyleri gibi dünyanın en büyük maddi gücüne sahipti. Fakat ne tuhaftır bilinmez, kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikeli olan petrol kokusu almış Amerikalılar, dünyadaki ikincil ve üçüncül kaynaklara sahip olan neredeyse her ülkeye savaş açmış ve ülkelerine girmişken, Suudi Arabistan'a asla ne savaş açılmıştır, ne de en ufak bir kötü ilişki olmuştur aralarında.

Aşkın yaşı yoktur
Kuruldukları günden bu yana bu iki ülke arasında en ufak bir pürüz ya da gerginlik bile yaşanmamıştır. Ben de hep kendime şu soruyu sormuşumdur; ''Ulan her petrol sahibi ülkeye giren Amerika, neden en büyük petrol sahibi olan ülkeye hiç girmedi, girmiyor?'' Cevabı zaten belli de, biraz da tarih araştırınca, birkaç kitap karıştırınca her şey tam anlamıyla ayyuka çıkıyor.


Bu aileden Tahrif Hareketleri serisinde bahsettiğimi hatırlıyorum. Kendileri tıpkı bu coğrafyada o tarihlerde kurulan bütün suni devletler, liderler ve kahramanlardan bir tanesi. Zaten sömürülen ülkelerin her birinde nedense bir kahraman vardır. Bu kahraman yedi düvelle dövüşmüş ve hepsini yenmiş, düşmanı denize dökmüş ve halka bağımsızlık kazandırmıştır. Yine çok tuhaftır ki, bu hikayeye neredeyse her Orta Doğu ülkesi sahiptir ve hepsi de sömürülür. Fakat kendilerine aslında tüm bunların çok ağır şerefsizlik ürünü olan bir yalan olduğunu, onların kahraman değil sömürge valileri olduklarını, bağımsızlıklarını sattıklarını söylesen, hiçbir sömürülen ülke halkı buna inanmaz. Sömürülmek de bu gibi insanların hakkıdır zaten. Sömürüldüklerinden habersizlerdir, ve bunu kabullenmezler. Bu gibi adamların sömürülmesi de müstahaktır.


Mısır'da geçen sene meydana gelen darbe ve sonrası katliam, hangi ''Müslümanım'' diyende tepki oluşturmamış veya önemsenmemişse, bilin ki o Müslüman benim deyimimle ''çağdaş Müslüman''dır. Namaz kılar, oruç tutar ama köle kafasına sahiptir. Yüksek derecede aptallık sendromuna yakalanmış, beyni önündeki tastaki yemeği yemekle meşgul, hayatı ve dünyayı kendi etrafında dönüyor sanan, ileri derecede umutsuz vakıalardır onlar. Bu çağ köle çağıdır, ve onlar da bu çağın insanlarıdır.


Benim anlamadığım bir diğer şey de Müslümanların bayram günü olması gereken bu günün Türkiye'de milli yas ilan edilmesi. Tam bir saçmalık. 10 Kasım'da tüm hayatı durdurmak, kilitlemek isteyen geri zekalılar gibi, bu da ayrı bir geri zekalılık ürünü.


Dünyanın en büyük petrol rezervinin üzerinde oturan ve trilyon dolarları kontrol eden bir aile, bir kral ve bu aile, bu kral yanı başlarındaki fakirlikten ölen Afrika ülkelerine, zulüm gören ve sömürülen, işgal altındaki Müslüman topraklarına yardım etmek yerine, yatak arkadaşları olan Amerika ve İsrail'in emirleri doğrultusunda Mısır'daki Müslümanlara yapılan darbeyi ve darbe yönetimini destekliyor. Kontrol ettikleri paranın çeyreğiyle dahi bütün kıt'ayı doyurabilecek güce sahip bu aile, kendi gözlerini doyuramadığı için kafasını midesinden ve uçkurundan yukarı kaldıramıyor.


Özellikle geçen sene ''anayasamız Kur'an'dır'' diyen, Mısır'ın ilk seçilmiş, meşru cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman kardeşlere bizzat İsrail'in bölgedeki güvenliği bahane edilerek, Amerika'nın desteğiyle yapılan darbeyi desteklemesi ve darbecilere milyarlarca dolar vermesi, hipnoz edilmiş bir kısım dışında kalan herkese neyin ne olduğunu tekrar gösterdi. Hep kulaktan dolma bildiğimiz ''bunların hepsi Amerika'nın, İsrail'in adamları anasını satıyım'' cümlesini, birebir yaşayarak görmek nasip oldu bizlere. Tabi hipnoz edilen beyinler ''Ha Mursi, ha Sisi'' dediler, gavurlar ise yine bir gavur dayanışması sergileyerek ''Mısır'da orta çağ kaybetti'' dediler.


Şuan Abdullah denilen o herifin toprağın altında olduğunu ve o üzerinde oturduğu trilyon dolarların artık kendisine hiçbir fayda getirmeyeceğini, tüm yaptıklarından sorumlu ve milyarlarca Müslümanın kendisinden şikayetçi olarak gittiğini bilmek bana huzur veriyor. Kendisine ve kendisi gibi olanlara eninde sonunda girecekleri toprağın altında iyi eğlenceler diliyorum.


Hüzünlenmeye gerek yok ama, arkasından kendisine bolca dua eden kadim dost Amerika ve İsrail olacak. Ona ve onun soyuna ebediyen minnettar kalacaklar. Yalnız bu üç yatak arkadaşı, eninde sonunda toprağın altında, çamurların içinde birbirlerine kavuşacaklar.


Allah aşklarını daim eylesin..

HAPPY VALENTİNES DAY

$
0
0

Ho ho hooouuu sevgili sevgilisi olan ve sevgililer günü kutlayan ciğersiz kardeşlerim.

Biliyorum ki bu yazı iki grup insanı bağlayan bir yazı olacak. Onlardan birincisi Müslüman insan grubu, diğeri ise kapitalizme, emperyalizme, sömürüye ve Amerika'ya karşı olduğunu her fırsatta haykıran günümüzün kokuşmuş, ucube deyimleriyle ''devrimci, sosyalist veya özgürlükçü'' insan grubu.


Duygusal Kapitalizm isimli bir yazı yazmıştım. Sömürü sisteminin yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeye gidip oradaki petrolü ve altını çalması demek olmadığını; bilakis asıl sömürünün insanların beyinlerinde ve duygularında vuku bulduğunu yazmaya çalışmıştım acizane.


Ve şunu söylemek istiyorum, yemin ederim ki en nefret ettiğim şeylerin başında tüm dünyayı sömüren adamlar yok. Vallahi billahi yok. Benim bir nefret listem var. O listenin başında çoğu zaman kendim varımdır zaten. Zirveyi çoğu zaman kimseye kaptırmam. Liderlik koltuğunu sevdiğimden olsa gerek, seri galibiyet ve üç puanlarla zirveyi birçok zaman kimseye vermem. Şampiyonlar ligine de direkt giderim çoğu zaman, eleme bile oynamam yani.

İnsanlardan nefret ederken ben

Fakat listenin hemen ikinci sırasında insanlar vardır. Sıradan insanlar. Dışarıdan baktığında genellikle hiçbir anormallik görmediğiniz, göremeyeceğiniz insanlar. İşte bu yüzden onlardan nefret ederim. Bu kadar normal oldukları için sevmem onları. Bazen nefretim o kadar ağır basar ki, bir süre herkesten uzaklaşır, hiç kimseyi görmek istemem. İnsanlardan uzaklaşırım tamamen. Bütün o sosyal ağ denilen ama aslında insanları asosyal birer androide dönüştüren, özlerini ve kendilerini kaybettiren şeylerden, telefonu olsun, bilgisayarı olsun, televizyonu olsun her türlü ''teknoloji nimeti''nden kendimi uzaklaştırırım.

İnsanlardan nefret ederken bir başka halimle ben

İşe de yarar. Bir süre nefes alırsın çünkü. Sonra derin bir nefes çekersin ve uzun bir süre artık tamamen sahteleşmiş insanlığın içinde nefessiz kalmaya tekrar başlarsın. Bazen eline bir silah alıp bu dünyaya hiçbir yararı dokunmadığı gibi bir de dünyanın oksijenini soluyan, üstüne üstlük yaşadığı bu dünyaya her geçen gün tecavüz eden, ırzına geçen ve onu günden güne ''bilim'' ve ''insanlığın yararı için buluş arayışları'' adı altında katleden insanlar için çalışan ve onları seven, sayan hatta onları koruyan insanların her birini tek tek, üşenmeden alınlarının tam ortasından vurmak istersin. Ya da belki de her bir insana iki kurşun ayırırsın. Biri kalbi, diğeri ise beyni için. Çünkü o insanlar ikisini de kullanmayı çoktan bıraktığı için vücutlarında çürüyen organlar halini almış olan gereksiz ağırlık kütlelerine nişan alarak, onları çektikleri bu sıkıntıdan kurtarmak lazım gelir.


Ama ho ho hooouuuu...
Sana kapkaranlık gelen hayat ve insanlık, başkalarına tozpembe ve apaydınlık gelir. İşin kötü tarafı, diğer kısım çoğunluktadır. Çoğunluğa sahip olmaları gerektiği bir hayat görüşü verilmiştir, bunun yanında hediye olarak da güzel bir ''dünyayı tozpembe görün, kötü olan her şeyi görünmez kılın'' gözlüğü hediye edilmiştir. Ama ne yazık ki bazı insanlar o kampanyaya yetişememiştir ve ne o gözlükleri vardır, ne de kendilerine verilmiş hayallerle dolu bir hayat görüşü.

Toz pembe hayat gözlüğünden bir kare

Benim dünya görüşümde ise dünya nüfusu ve insanlık nüfusu ters orantılıdır. Bir topluluğa girdiğinde, oradaki insanların fikirleri içerinde kendi fikirlerini unutan insanlar görürsün. Kendilerine ihanet eden insanlar.. Ve kendilerine ihanet eden insanlara güvenemezsiniz, çünkü gün gelir size de aynısını yaparlar. Bu yüzden kendi fikirlerini ve inançlarını satan insanlardan olabildiğince uzak durun.

Benim dünya görüşümde içinde bulunduğumuz dünya, evrenin tımarhanesidir. Bütün delilerin toplandığı yer bu gezegendir. Ve bu durumun en kötü tarafı da şudur; deliler deli olduklarının farkında değillerdir. Hatta birçoğu daha zeki olduklarını sanır.

Let the kid kick

Nefret listemde de o insanlar vardır işte benim. Ellerinde aslında deli olduklarını fark edebilecek kadar da olsa malzeme olan insanlar, o malzemeyi bile doktorların delilik hapı diye insanlara yutturdukları ama aslında kendilerini daha da deli yapan ve uyuşturan ilaçları almaya harcamakla meşguller.


Karnı doyduğu ve istediği kıyafeti giyebildiği için her şeyin yolunda olduğuna inanan ve halinden memnun olan insanlardan nefret ediyorum. Dünyanın gerçekten pisliklerle dolu olduğunun ve günün birinde sifonun üzerimize çekileceğinin farkında değiller. Yakın bir gelecekte hepimiz lağımın dibini boylayacağız.

Ama biz hala bu moddayız...

Neyse, asıl konumuza dönelim hacı.
Şimdi ben buraya niye çıktım? Nasıl çıktım? Gördünüz işte, yürüdüm çıktım. Buraya çıktık da, çıkmadık mı dedik?

Pardon ya, konular karıştı.
Hah, Happy Valentines Day demiştik.

Ay çok romantik. Resmen romantik.
Güzeldir, hoştur.
Ancak boştur. Defalarca söylemiştim zaten, ama üşenmiyorum bu tür konularda. Roma Katolik Kilisesi'ne ait bir gündür bu gün. Bir Hristiyan rahibinin günüdür. Şimdi ey yazının başında bahsettiğim o iki insan grubu! Siz ne ayaksınız? Hristiyansınız desem değilsiniz, batılısınız desem değilsiniz. E peki siz nesiniz?

Hiç zahmet etmeyin, sizin ne olduğunuzu sizden çok ben biliyorum; Sizler batıdan bok gelse yemeye razı olan, hayatlarını her zaman başkalarının hayatlarından kopyalayan, fabrika çıkışlı ve kullanılmıi ikinci el hayatlara sahip olan birer yan sanayi ürünü batı çakmasısınız. Nixe'siniz siz.


Adadis'siniz.

Star Fucks'sınız siz.

Çünkü sizler kendi adetleriniz, gelenek göreneklerinizi beğenmiyor ve burun kıvırıyorken; batıdan gelen her türlü adeti, geleneği göreneği benimsiyor, hatta batılılardan daha fazla ilgi ve alaka gösteriyor, bir de bu aptallığınızla övünüyorsunuz.


Ama kapitalizm denen melek görünümlü şeytan duygularınızı öyle bir eline geçirmiş ki, sevgilinize bugüne inanmadığınızı ve kutlamayacağınızı söylemeye cesaret dahi edemiyorsunuz. Çünkü herkesin yaptığı şeyi yaparak normalleşmek, normal olmak istiyorsunuz. Bu kadar insan sevgilisine hediye alırken, arkadaşlarınız sürekli aldıkları ve verecekleri hediyelerin ne kadar anlamlı olduğundan bahsederken, tüm bu beyin yıkamanın içinde onlara; ''o ne lan anasını satıyım! Kutlamıyorum ben öle çakma günleri!'' diyemiyorsunuz.

Biz sadece Sevgililer Gününü kutluyoruz, onlar Aziz Valentine Gününü kutluyoouu!!!

Ama lafa gelince hepiniz kapitalizme karşısınız. Emperyalizme düşmanısınız. Her biriniz İslam alimisiniz, hadisleri reddedecek kadar derinlemesine bilgi sahibisiniz, hatta her konuda fetva verecek kadar ilminiz var. Yalnız, icraata gelince bunların hepsi yerini zıt düşünce ve fikirlere bırakıveriyor. Ne hikmetse artık..

Aziz Valentine değil Sevgililer Günü kutlarken ben

Müslüman kardeşim!
Allah'a ve ahiret gününe iman ettiysen eğer, seni her şeyinle sömüren şu gavur günlerini kutlamaktan vazgeç artık. ''Dünyayı sen mi kurtaracan?!'' ve ''Sen almasan noluyo, herkes alıyo zaten...''cilerini hastir et kafandan ve hayatından. Bu gibi dallamalar kendi yediği kazığın ne kadar kalın olduğunu bildikleri ve buna bir şey yapamadıkları için seni de aynı kazığa sokmak isteyen sadist ve mazoşist güruhundan başka bir şey değil. Bu gibi adamların fikirleri de anca bu gibi cümleler olur her zaman. Başkasını ve dahasını yapmaya ne aklı yeter, ne de yüreği. Evet senin kutlamaktan vazgeçmen ile bu sistem yıkılmayacak. Ama en azından kendine karşı dürüst olmuş olacaksın. Ve eğer bir gün herkes en azından kendine karşı dürüst olmak için aynı icraata kalkışırsa, bu damlaların bir gün nasıl bir göle dönüşeceğini göreceksin. Belki de sen göremeyeceksin, ama aynı şeyleri öğrettiğin çocukların ve başka ana-babaların da aynı şeyleri öğrenerek büyümüş çocukları görebilecek.



Birçok insan hiçbir şey yapamadığı için senin de yapamayacağını söyler. Aslında kendi beceriksizliğinin ve bir umutsuz vakıa oluşunun acısını başkalarından çıkarmak ister. Onlara da aynı olduklarını söyler. Fakat gücü olmasa da inancı olan insanlar ise, kendi inancını başkalarıyla paylaşır. Çünkü kendilerinde olmayan güç belki başkalarında vardır ve harekete geçebilir, bir şeyler yapabilir umudunu taşırlar.



Televizyonlar, gazeteler Sevgililer Günü reklamları yapıyor. Yapacaklar da. Her sene. Sizlere ''sevgilinize en iyi hediyeyi alın, sevgiliniz buna layık, sevgilinize ne kadar özel olduğunu hissettirin...'' gibi cümlelerle gelecekler ve karşınızdaki insanda bir beklenti oluşturacaklar. Ve sevgiliniz de, ona hediye almamanız takdirde size kızacak, üzülecek, kendisini değersiz hissedecek, herkesin hediye alıp verirken yaşadığı o duyguyu yaşayamadığı için kalbi kırılacak. Çünkü beyinlerimiz ve kalplerimiz yüzyılın dayattığı şeyler tarafından bir uyuşturucu komasına sokulmuş durumda. Onları istemekten vazgeçemiyoruz. Kendilerini öldürdüğünü bilen ama yine de bir kez başladığı için asla bırakamayan uyuşturucu müptelaları gibiyiz. Ta ki ölene kadar.. Vahşi kapitalizm de insan duygularına, ihtiraslarına ve hazlarına öyle bir encekte edilmiş durumda ki, insanlar nefislerinin her bir zerresinde hissettikleri bu hazlardan ölene kadar vazgeçemiyor..


Bir gün hepimizin bu uyuşturucudan kurtulabilmemiz dileğiyle.
Sevgiler, saygılar efenim..

HADİ TEPKİ GÖSTERELİM !

$
0
0

Dünyalar tatlısı genç bir kız kardeşimiz, bir o.ç. tarafından öldürüldü malumunuz. Bütün Türkiye bunu konuşuyor. Olay bulması gereken yankıyı buldu. Bu, tanık olduğumuz ilk tecavüz ve sonrasında öldürülme vakıası değil. Son da olmayacağına adım gibi eminim. Hatta adımı şaşırırım, unuturum, şüphelenirim; yalnız bu olayın ve benzerlerinin defalarca ve defalarca olacağından asla ve kat'ha şüphelenmem.

Bu can, giden ilk can da değil; son can da olmayacak. Bu can eziyet edilen, işkence edilen ilk can da değil; son can da olmayacak. Sebebini de kısaca konuşacaz aşağıda. Net ve kısa olacak, uzatmaya gerek yok.


Bundan önce ben, bu işe tepki gösterenlere biraz tepki göstermek istiyorum. Bütün Türkiye'de yürüyüşler düzenleniyor. Pankartlar, dövizler açılıyor, naralar atılıyor, sloganlar tekrarlanıyor. Hatta geçen gün Taksim'de bir grup kadın bu olayı protesto etmek için dans etti.


Evet evet dans ettiler. Kameraları karşılarına aldılar ve göbek attılar. Zulmen öldürülmüş gencecik bir kızın ölümünü protesto etmek ve ailesine destek olmak için dans ettiler. Helal olsun. Yani bundan iyisini ben bile düşünemezdim. Onlara reddedemeyecekleri bir teklifim olacak; tanıdıklarından biri her öldüğünde cenazesine gitsinler ve göbek atsınlar. Dans etsinler. 10 Kasım'da atalarını anmak için de dans etsinler. Soma'da maden kazasında kaybettiğimiz canlar için de dans etsinler.

tabi ya, bizim neden aklımıza gelmedi ki.. tecavüzcülerin korkulu rüyası; dans...!

Ulan bir ölümün ardından dans etmek ne demektir lan!
Siz nasıl bir kafadan bacaklı terliksi hayvansınız olum?
Beyinsizler sürüsü.


Bakın çok açık konuşayım, bu suçu işleyen şerefsizlerden daha suçlu olanlar varsa onlar da bu tür insanlardır. Çünkü yapmaları gereken milyonlarca şey varken, bu aptallar sokaklara çıkıp kıçlarını yırtarak bir şeyleri değiştirebileceklerini sanırlar.


Herkes sokağa döküldü bu olay için. Peki bana şunu söyleyin, bunun amacı ne? Bunun faydası ne? Bu yaptığınız şey, bu şerefsizleri korkutacak falan mı diye düşünüyorsunuz? Yani bu herifler; ''hiiiiyyyyyy!!! Lan kadınlar sokağa çıkmış kadın hakları için protesto yapıyooo!!! Şimdi yandık!!! Bundan sonra tecavüzleri, tacizleri ve insan öldürmeyi bırakıyoruz, bu pankartlarla protestolarla asla baş edemeyiizzz!!!'' mi diyecekler?


Eğer gerçekten bu olayların bir daha yaşanmamasını yürekten istiyorsanız, şuan içinde bulunduğumuz rejimi de, onun lanet yasalarını da değiştirmek için hemen bir referanduma gideceksiniz kardeşim. Siz istediğiniz kadar sokaklarda bağırın çağırın, hatta sokaklarda meydanlarda yatın, zerre kadar bir şey değişmeyecek. Zerre kadar hem de.


Doksan yıldır ''Kahrolsun şeriat!!!'' diye bağıranlar, şimdi şeriatın hükümlerine muhtaç hale geldiler. Şöyle anlatayım meramımı; 1400 yıllık İslam şeriatı boyunca bana bir tane, çok değil yalnızca bir tane bu olayın benzerini gösterin. 600 yıllık Osmanlı tarihinde toplamda 5-10 tane hırsızlıktan el kesme vakıası var. Böyle bir olayın yakınından geçen bir olay dahi yok.


Bu yeni devlet ise 90 senedir ülkeyi laiklik denilen Avrupa çakması yasalarla yönetiyor. Devlet işlerine dini kati suretle karıştırmıyor. Laikliği kendilerine din yapmış olanlar, ''laiklik olmazsa yaşayamayız'' diyenler,  90 senelik laik düzende bana bu olayın milyondan fazla olup olmadığını söyleyin hadi. Cevap verin buna.


Şuan mevcut düzen laiklik ve kadın istismarı, taciz ve tecavüzü neredeyse tavan yapmış durumda, hırsızlığa uğramamış neredeyse bir tane ev veya kişi bile kalmadı ülkede, adam kayırma, rüşvet, yolsuzluk ve daha ne ararsan gırla gidiyor. Bu düzen, bu rejim bize mi özgürlük getirdi; yoksa bu kan emici iki ayaklı şeytanlara mı? Tacizcilere, tecavüzcülere mi? Hırsızlara mı?


Ulan millet hırsızlardan korunmak için kapılarını neredeyse saray kapısı kadar güvenilir hale getiriyorlar, milyarlarca lira veriyorlar yalnızca bir kapıya. Ve bunun yanında da güvenlik sistemlerine. Kamera olmayan, güvenlik sistemi olmayan bir dükkan kaldı mı?


Geceleri, akşamları annelerini, kız kardeşlerini, eşlerini bakkala göndermekten korkmayan kaldı mı peki? ''Hırlısı var, hırsızı var'' lafı her birimizin ağzına adeta bir şiar oldu mu, olmadı mı? Ana haberleri her açtığımızda mutlaka ve mutlaka, istisnasız bir veya birden fazla soygun, gasp ve dolandırıcılık haberi görüyor muyuz, görmüyor muyuz?


Peki bütün bunlar olurken mevcut rejim laiklik mi, şeriat mı?
Her şeyde olduğu gibi Avrupa'dan yan sanayi olarak getirilen bu laik düzen de, bir insan yapımı olduğu için elbette lağımdaki dışkı kadar pistir. Çünkü bu düzen hırsızı, gaspçıyı, soyguncuyu, tacizciyi ve tecavüzcüyü korur.


Şeriat kısas der. Yani birisi, haksız yere birini öldürürse onun öldürülmesine hükmeder. Hele ki bu şekilde bir zulüm varsa işin içinde, bunu halkın içinde ibreti alem olsun diye göstererek yapar. Biri hırsızlık yaparsa elini keser. Ve bugünün kokuşmuş, örümcekli kafaları, yobazları, gericileri de ''insan hakları'' diye kıçlarını yırtarak insanlara bu tür cezalar vermenin insan hakları ve özgürlükler tanımına uymadığını savunur. Yani kısasa ve el kesmeye insan haklarını koruma adına karşı çıkar; fakat buna karşı çıktığında milyarlarca insanın ölümüne, darp ve gasp edilmesine, taciz ve tecavüz edilmesine davetiye çıkarır.


Çünkü yasalar ve cezalar artık suçluları caydırmıyordur. Herkeste en fazla; ''girer, paşa paşa yatarım'' mantığı ve düşüncesi vardır. Çünkü hapse girerse, hapiste sıcak bir yatağı, sıcak yemeği, çayı, her türlü spor aleti ve sosyal faaliyet imkanı, sazlı sözlü ortamlar, hatta birçok evde bile olmayan Lig Tv ve maç izleme imkanı vardır. Yani devlet, bu suçluları besler. Birçoğu dışarı çıktığında sokakta kalacaktır zaten. Bu yüzden suç işlemekten asla çekinmez, çünkü işledikten sonra gideceği yer asla çekinilecek bir yer değildir.


Lakin hırsızlık yapanın elini keserseniz; o hırsız elini kaybetmek pahasına hırsızlık yapmayacaktır. 600 senede 5-10 tane vakıa olmuştur Osmanlı'da, unutmayın. Şimdi ise her 5-10 saniyede 6 milyondan fazla hırsızlık vakıası yaşanmakta. Çünkü cezalar caydırıcı olmadığı için, bu gözü dönmüş heriflerin korkusu yok.


Tecavüz edeni hadım ederseniz, o adam cinsel organını kaybetme pahasına bunu yapmayacaktır. İnsan öldüreni öldürürseniz, yani kısas uygularsanız; bu da yine insan cinayetlerini azaltacaktır. Çünkü bu cezalar caydırıcıdır. Fakat sen kalkar ve insan hakları ve özgürlükler adına bu caydırıcı cezaları kaldırırsan; milyarlarca suçsuz ve mağdur insanın insanlık haklarını ve özgürlüklerini ellerinden alırsın.


Suçluyu koruyan bir rejim öylesine içinde çürür ki, halk suçlulardan öylesine çeker ki; insanlar bu rejimin değişmesini, yasaların değişmesini kendileri ister, istemek zorunda kalır. Hatta yalvarırlar.


Sen Müslümanım diyor ve Allah'ın hükümlerine karşı çıkıyor, Kur'an hükümleri yerine insan hükümlerini tercih ediyorsan; Allah da seni, kendi yasalarına böyle muhtaç bırakır işte. İşte size beşeri yasalar ve ilahi yasalar. Karşılaştırın. Hangisi insanlık için daha iyi kendiniz karar verin. Hangisi zamanında insanlık huzur, mutluluk ve güven içinde yaşamış kendiniz karar verin. 90 yıllık cumhuriyet ve 600 yıllık Osmanlı'da suç oranlarını araştırın ve karşılaştırın. 600 yıl, hem de Edirne ile Kars arasına sıkışmış kalmış ufak bir devletçik değil; dört kıt'aya, yedi denize hükmetmiş bir imparatorluğun suç oranları, 90 yıllık laik cumhuriyetin suç oranlarının yüzde biri kadardır.


Ama işe bakın ki bir tanesi; ''Kahrolsun Osmanlı, Kahrolsun şeriat'' diye anılırken, diğeri ''Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın laiklik'' diye anılır.



Güzel bir kapak yapmış arkadaş.
Bu Yılmaz Özdil denilen adam sözcü gazetesinin bir yazarı. Kemalist. aydın, modernist, elitist, çağdaş, ilerici, bilici, laik, demokratik, özgürlükçü ve daha bunun gibi bir sürü kokuşmuş, ucube ve mide bulandırıcı bir lağımdan, bir tuvalet deliğinden farksız sıfatlara sahip bir insansı varlık. Yalnız tüm bunların yaşanırken mevcut rejimin laiklik, yani kendi savundukları rejim olduğunu unutmuş olsa gerek. Hala bizi kendisine esir alan devrim yasaları ve laiklik ile yönetiliyoruz, unutmuş olsa gerek zavallı.

Bir de bu kemalist ve elitist örümcekli kafanın desteklediği fikirler ve eylemlere bir göz atarsanız;


Böle bu tür şeyler görürsünüz.


Yani bir yandan porno konusunda kendi kokuşmuş ve sığ beyniyle bir eleştiri getirirken, diğer yandan da kendi içinde bulunduğu insanların porno hakkını destekleyen insanlardır bunlar.


Sen önce insanoğlunun en doğal içgüdüsü, dürtüsü, güdüsü olan ahlakı ve dolayısıyla toplum ahlakını elinden almak için her boku yap, savun; ondan sonra en temel dürtüsü elinden alınan insanların kendilerini kontrolsüz hayvandan farksız hale getirdiklerinde yaptıklarına sokaklarda eylem yap, dans et.


Çık sokaklarda pornoyu, cinselliği savun, kürtaja karşı çık, üstüne üstlük ''inadına mini etek, inadına dekolte, inadına kızlı erkekli'' diye kıçını yırt, ondan sonra yok efendim bunlar nasıl insanlar, bu cesareti nereden alıyorlar diye Ufo gören masum köylüyü oyna.

Bu pankartı Suphi adında bir minibüs şoförüne de göstermeni rica ediyorum.

Önce çıkardığın yasalarla suçluyu koru, sonra koruduğun bu suçlulara bir de toplum ahlakını yok ederek suç kapısı aç, suça yatkınlık ortaya çıkar; daha sonra da bu suçlar işlendi diye üzülmüş ayağına yat. Sen dünyanın en geri ve gezi zekalı insanısın arkadaşım. Gezide para babalarından aldığın taze 200 liraları cukkala, kapitalizmin göbek adı olan bankacıların sana verdiği görevi tıpış tıpış yap, ondan sonra da kapitalizme karşı direniyorum de.. Önce suçluyu koru, sonra ona bir suç imkanı yarat, sonra da ''şiddete karşıyız'' de..



Bu kokuşmuş ve ucube düzen o kadar derinden sarsılıyor ki her geçen gün, öylesine çatırdıyor ki; yıkılması an meselesi. Ve insanlar, daha kendilerine yaşama özgürlüğü bile vermeyen bu düzeni kendileri yıkacaklar.


''Ahlaksız batılının dinsiz görüşlerinden oluşan sekülerizm, yani laiklik artık ölmüştür. Belki vahşiler ve tecavüzcülerin yaşadığı kokuşmuş ülkeler için uygun olmuş olabilir, ama gelişmekte olan modern bir Müslüman ülke için değil. Laikliğe ihtiyaç duyan bir yönetici batının bu topraklardaki paralı askeri yani bir haindir. Hiçbir hain ise yönetici olmamalıdır.'' tyler


ADALET SİSTEMİ

$
0
0

Eğer bir ülkenin adalet sistemi, o ülkeyi kuranların ve yönetenlerin ideolojik görüşlerine göre işliyorsa; o ülkenin adalet sisteminin yargılanması gerekir.


Eskiyi yıkmak için, ondan kalan doğru olan şeyleri de yıkmak ve yerine daha kötü ve çürüklerini getirmek; hem tarihe, hem de insanlığa yapılmış bir hakarettir.


Sen eğer sırf eskiye ait her şeyi yok edecem diye, doğru yanlış dinlemeden, bakmadan her şeyi adeta alt üst edercesine bir yok etme harekatına girişirsen; getirdiğin etiketi güzel olan yeni sistem, içine girdiğinde bir örümcek yuvası barındırır ve seni sonunda yine eskiye mahkum edecek bir hale getirir.

Kemal Tahir; ''Bu koca imparatorluk bizim elimizde ölmüştü.'' demişti.
Ama yeni devleti kuranlar ve yeni devleti kuranlara tapanlar; ''Biz kazandık, herkesi yendik'' demişlerdi. Halbuki bu işte bir terslik vardı. Herkesi yenen ve kazanan bir devlet, daha kendi boğazlarında bile asker bulunduramıyor ve tek kuruş para kazanamıyorsa ve Milli hudutlarında bulunan bütün petrol bölgelerini masa başında kaybediyorsa, bu işte iş vardı..


Bunun sonucunda bu ülkede iki tip insan oluştu;
1. Kazandıklarına ve bağımsız olduklarına inanan Kemalistler ve Atatürkçüler
2. Kaybettiklerine ve bağımsızlıklarının ellerinden alındığına inanan Osmanlıcılar

Diğer bütün alt gruplar, bölünen insanlar bu asıl iki grubun etrafında oluştu her zaman.

Yeni gelen sistem, eski sistemi öylesine yıktı ki, ona ait hiç ama hiçbir şey bırakmadı geriye. Adalet sistemi, anayasa sistemi, hukuk sistemi, devlet sistemi, eğitim sistemi, ekonomi sistemi, hatta halkın üzerine ne giyeceğine bile el atan, dinlemeleri gereken müzikleri bile belirleyen, ölçü birimlerinden alfabesine kadar her şeyi değiştiren bir sistem getirildi.


Bunların içinden adalet sistemini konuşalım sizinle bugün.

Biz kızımızın öldürülmesiyle ülke yeniden ayağa kalktı malumunuz. Öldürülen milyonlarca masumdan yalnızca bir tanesiydi bu kızımız. Milyonlarca candan bir candı Özgecan. İnsanlar sokaklara çıkıp adalet istediler. Adalet için bir şeyler yapmaya çalıştılar. Fakat işin ilginç tarafı, katil zaten yakalanmıştı. Bu da demek oluyordu ki katil, zaten adalet karşısına çıkarılacaktı.

Peki insanlar neden adalet istiyordu o zaman?
Taptıkları ve korudukları adalet sisteminin önüne çıkarılacak ve yargılanacak olan bu birkaç şerefsiz için, insanlar ''adalet'' diye neden bağırıyordu?


Cevabı çok basit.
İnsan doğasında, daha yaratılışından gelen bazı inançlar, duygular, güdüler ve refleksler vardır. Bunlardan bir tanesi de adalet refleksi, adalet duygusudur. Yani birisi size gelip de bir tokat atsa, ben de atacam diye tutturursunuz. Size yapılanın aynısını yapmak istersiniz. Çünkü sizin çektiğiniz acının aynısını çekmesini istersiniz.

Fakat bunun belirli bir kontrol dahilinde yapılması gerekir. Örneğin bir adam, gelip sizin kızınıza tecavüz eder ve işkence ederek öldürürse; siz de o adamın canını kendi elinizle almak istersiniz. Lakin bunu kendiniz yaparsanız, bu olay devam edebilir ve bir kan davasına dönüşebilir. Çünkü herkes, kendi oğlunu veya kızını öldüren insanı öldürmek isteyecektir. Bu işi ilk başlatan kişi, yani o kıza tecavüz eden ve onu öldüren kişinin; kan ve hak sahibi affetmediği takdirde öldürülmesi gerekir. Ama bunu yapan karşı taraftan biri olursa, diğer taraf da duygularına hakim olamayıp, oğullarını öldüren insanı öldürmek isterler. Ve kan gövdeyi götürür, nesillere uzanan bir kan davası başlar. Bu da adaleti değil, kaosu ve hukuksuzluğu getirir. Öldürülen bir can, binlerce canın alınmasına sebep olur.. Ve insanlar kendi adalet sistemlerini, hukukun da devletin de toplumun da üzerinde tutarlar.


İşte bu yüzden kısas hakkını uygulamak devlete aittir. Bunu devletin yapması, kaosu ve kan davasını önleyecektir. Aynı zamanda da adalet yerini bulmuş olacaktır. Kısasa kısas.. Böylece insanlar, başkalarına yaşatmak istedikleri veya yaşatmayı planladıkları acıları sonunda mutlaka kendileri de yaşayacağından, buna kalkışmazlar. İnsan öldürme olayları da azalır.

...

Eğer bir toplum, ayakkabılarını evlerinin hemen dışarısına, çalınacak korkusuyla koymaktan çekiniyorsa; kendilerini, evlerinin kapılarını hırsızlardan korkarak koca koca çelik kapılar yaptırmak zorunda hissediyorsa; dükkanlarında bir kamera sistemi olmayanlara deli gözüyle bakıyorsa; televizyonlarda ve gazetelerde istisnasız her ama her gün en az birkaç tane hırsızlık, yolsuzluk, gasp, darp ve dolandırıcılık haberi görüyorsa; o toplumun adalet sistemi çürümüş demektir.


Çünkü adalet sistemi gereken adaleti sağlamadığı için toplumdaki suç oranı bu derece artmıştır. Eğer adaleti uygulayacak makam olan devlet ve devletin uymakla yükümlü olduğu anayasa ve hukuk sistemi, hiçbir suçu önleyecek bir güç olamıyorsa; o ülkenin adalet sistemi çürümüş demektir.


Eğer bir ülkedeki hırsızlar, gaspçılar, darpçılar, dolandırıcılar, yolsuzlar, katiller ve tecavüzcüler ''girerim paşa paşa yatarım'' mantığını taşıyor ve her suç işlediklerinde kısa süreli hapis yatıp, çıktıklarında aynı suçları işlemeye devam ediyorlarsa; o ülkenin ve toplumun adalet sistemi çürümüş demektir.


Eğer bir ülkedeki bir tecavüzcü ve katil, bir kıza tecavüz edip, sonra onu öldürüyorsa ve hapse girip, öldürdüğü kızın anne babasının vergileriyle alınan yataklarda yatıyor, yemeklerini yiyor ve tüm imkanlarından faydalanıyorsa; o toplumun ve ülkenin adalet sistemi çökmüş demektir.


Eğer bir ülkedeki insanlar, akşamları sokağa çıkmaktan ve başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlarsa, bunun sebebi de her ama her yerde bir katilin, tecavüzcünün, darpçı ve gaspçının oluşuysa, o ülkede ve toplumda adalet sistemi çökmüş demektir.


Eğer bir ülkedeki yasalar bir ana babadan aldığı vergilerle kendi evlatlarının katillerini besliyorsa; o ülkede adalet sistemi insanlarla alay ediyor demektir. O ülkenin adalet sistemi, bu aşağılık katillerden ve tecavüzcülerden daha suçlu ve daha aşağılık demektir.


Çünkü o ülkenin adalet sistemi, suçlulara zerre kadar bir korku veremiyordur. Bilhassa onları ''insan hakları ve özgürlükler'' başlıklı mide bulandırıcı kalıplarla koruyordur. Yani adalet sistemi mağdurları, mazlumları ve masumları değil; suçluları koruyordur.


Eğer devlet tüm bu suçları caydıracak olan yasalara sahip olsaydı; bizler ayakkabılarımızı kapının dışında gönül rahatlığıyla bırakabilecek, dükkanlarımıza kameralar almak zorunda kalmayacak, soyulmayı önlemek için milyarlarca liramızı çelik kapılara harcamayacak, sokakta yürürken ''acaba gasp edilir miyim?'' diye bir korku yaşamayacak, cebimizde yüksek miktarda para varken ödümüz ağzımıza gelmeyecek, kızlarımıza tecavüz edilecek mi korkusuyla aklımıza mukayyet olmaya çalışmayacaktık.


Tıpkı geçmişimizde olduğu gibi.. Osmanlı zamanında insanlar her vakit namazını camide kılarlar ve camiye giderken dükkanlarının kapılarını kilitlemeye bile gerek duymazlardı. Çünkü hem yasalar toplumu ve insanı koruyor aynı zamanda suçluları korkutuyor ve caydırıyordu; hem de insanlar burada yakalanmasalar bile bir gün ''ahiret'' dedikleri yerde mutlaka sorgulanacaklarını bildikleri için buna tenezzül etmiyorlardı. Toplumun kendi içinde adalet duygusu vardı.


İşte bu batıdan getirilen çakma yeni sistem, eski sistemden çok daha iyi olduğu için getirilmedi. Bu ülkeyi kuranların batılıların yatma şekillerinden, yemek yeme şekillerinden tuvalete gitme şekillerine kadar her şeylerini alma sözleri ve batı karşısında inanılmaz bir aşağılık kompleksleri olduğu için getirildi. Eski olan her şeye, Osmanlı olan her şeye nefret vardı. Çünkü Osmanlı, günlük hayatıyla, giyim kuşamıyla ve en önemlisi de yasalarıyla İslamiyet demekti. Bunu tamamen silmek için batılıların tuvalete gitme şekilleri bile alındı. Binlerce yıl oturarak işeyen bu millet, artık ayakta işemeye başlamıştı.


Çünkü yeni devlet bir ideoloji ile kurulmuştu. Peki ideolojilerin en iğrenç yanlarından birisi nedir bilir misiniz? İdeolojiler, karşı oldukları şey doğruysa bile onu yanlış addederler. Doğru olduklarını bilseler bile yanlış olduğunu söylerler. Ve eğer bir şey karşı oldukları tarafta ise, onun doğru veya yanlışlığını asla ve kat'ha sorgulamazlar; direkt olarak yanlış olduğunu varsayıp karşı çıkarlar. İşte ideoloji tam da böyle bir şeydir. Gerçekle hayali, doğru ile yanlışı ayırt edememe durumudur. İnsanların gözlerinin önüne çekilmiş bir hırs perdesidir o.


Böylece cumhuriyet kurulurken, Osmanlı'ya ait ne varsa, doğru yanlış demeden sildiler, yok ettiler. Binlerce yıllık şöhretiyle var olan ''Türk Adaleti'', ''Osmanlı Adaleti'', ''İslam Adaleti'' gibi deyimlere ve inanışlara bile aldırış etmeden yaptılar bunu. Oğuz Kağan'dan bu yana var olan binlerce yıllık törelere, kanunlara ve adalet sistemine dair ne varsa birkaç yıl içinde çöpe atıldı. Artık binlerce yıllık birikimlerin ve tecrübelerin sonucu olan bir adalet ve hukuk sistemi; yerini yüz yıllık bir batı adalet sistemine bırakmıştı. Savaş meydanlarında bile yapılamayacak kadar hasar, masa başlarında verilmişti millete.


Lakin bu millet savaş meydanlarında olmaya ve ölmeye razıydı her zaman. Öleceklerse bile, kendi miraslarından, inançlarından, törelerinden ve her şeyden önemlisi imanlarından vazgeçmeden ölürlerdi. Onlar uğrunda ölürlerdi. Binlerce yıllık düşmanların adalet sisteminden tut, devlet şekillerine hatta ve hatta işeme şekillerine kadar her şeylerini alarak; kendi benliklerini dünya üzerinden silmek isteyenlerin başlarına geçeceklerini bilselerdi; inandıkları şeyler uğruna, kendi benlikleri uğruna savaşarak ölürlerdi.


Bugün batıdan ithal ettiğimiz bu çakma adalet sisteminde, bir suçlunun suçu ayan beyan ortada olsa dahi; aylarca süren tutukluluk süreçleri, dosyaların hazırlanması, mahkemelerden gün alınması, avukatlar tutulması, bunların savcılar ve mahkeme tarafından izlenmesi, dinlenmesi, sonra bir karar için aylarca bazen yıllarca beklenmesi derken, adalet ya çıkmaz ayın son çarşambası gelir, ya da asla gelmez. Bu da, adaletin bu sistemde bir ütopya olduğu anlamına gelir. Bir suçun işlenmesinden sonra, hüküm vermek için aradan bu kadar zaman geçmesi bu sistemin ne derece kör ve topal olduğunu gösterir.


Öyle ki, insanlar çoğu zaman bir suça maruz kaldıklarında, tüm bu teferruatlarla, zaman aşımlarıyla, avukatlar ve mahkemelerin aptal ve saçma salak işleriyle uğraşmamak uğruna konuyu asla yargıya taşımıyorlar bile. İnsanlar ''amaan şimdi şu kadarcık şey için beni aylarca uğraştıracaklar, bi sürü iş açacaklar başıma'' diyerek adalete başvurmayı bile düşünmüyor; çünkü bu adalet sistemine olan güven işte bu kadar düşük.


Küçükken ben ve arkadaşımın telefonunu çalmışlardı. Ufak tefek bir şeyiz o zaman. Önümüze tam da sokakta hiç kimsenin olmadığı sırada iki tane izmandut gibi herif çıkmıştı ve çeşitli dalaverelerle telefonlarımızı almışlardı. Anlamıştık aslında daha ilk saniyede bu heriflerin yan kesici olduklarını ama, bizim boyumuz 1 metreydi daha; adamlar da eski Beşiktaşlı Ailton tarzı tiplerdi.


Olaydan sonra hemen 15 dakika uzağımızdaki polis karakoluna gittik. Tabi polis karakoluna 15 dakika uzaklıkta bir yerde bu yan kesiciliğin olması da ayrı bir komedi.. Telefonlarımızın çalındığı söyledik polis amcalara. ''Biz acıların çocuğuyuz ve teyefonlayımız çalındı amca'' dedik. Velilerimizi çağırmamızı gerektiğini söylediler.

Biz de öyle yaptık.
Ondan sonra gerekli işlemlerin yapılacağı söylendi bize.
Aradan aylaaaarrr geçti ve karakola çağrıldık. Meğer baro bize bir avukat tayin etmiş. Allah razı olsun. Yalnız o avukat nasıl bir avukattıysa artık, adamın suratını yalnızca bir kere karakolun bahçesinde gördüm. Aradan bir sene kadar geçti yine, karakoldan aradılar ve ''hala arıyoruz, şu dosyalar, şu makamlardan gelen incikler cıncıklar....'' falan filan diye gevelediler. Ve aradan birkaç sene daha geçti, bize yine bazı telefonlar ve kağıtlar gelmeye devam etti. Biz de sonunda ''Allah rızası için, o telefonu bulun, sizin olsun. Ya da hiç aramayın artık, gözünüzü seveyim yeter.'' dedik. Telefonu çalanlar onları satalı, parasını yiyeli, sonra onun üzerine birkaç bin tane daha hırsızlık yapalı yıllar olmuş, hala daha kıçıkırık bir telefon için adalet sisteminin çarklılıların dönmesi bekleniyor.


İşte bu yüzden birçok insan artık böyle şeyler için adalet sistemine baş vurmayı akıllarına bile getirmiyor. Lakin insanların güvensizliği yalnızca küçük suçlarda değil, büyük suçlarda da aynı güvensizlik, daha büyümüş bir hal alıyor. Çünkü parası olanın asla mahkum olmayacağı düşüncesi, parası olan kişilerin mutlaka işin içinden çıkacağı gerçeği insanların yine bu sisteme olan güvensizlik sebebi.


Bir avukat tutmanın çok para gerektirdiği, iyi avukat tutmanın ise birçok kişiye bir servete mal olduğu, bu yüzden maddi gücü buna yetmeyen insanların asla bu tür avukatlar tutamadığı bir sistem bu. Hatta birisine dava açmak isterseniz bile sizden para isteyen bir adalet sistemi. Adaleti sağlamanızı isterken bile sizden para isteyen bir sistem, elbette paranın sahiplerinin elinde oyuncak olacaktır. Ve paranın sahiplerine asla dokunamayacaktır.

Hatta şöyle bir örnek vereyim; Cem Garipoğlu, daha vahşice bir cinayetin zanlısı idi. Münevver Karabalut'a önce tecavüz etmiş, sonra da onu parçalara ayırmıştı. Bunu da önceden planlamıştı. Bu işi yapmadan önce bir testere ve koca koca bavul ve torbalar almıştı. Bir süre sonra da yakalanmıştı ve bugün ''Özgecan için içimiz yanıyor. Bunun hesabı sorulacak'' diye timsah gözyaşları satan barolar başkanı Metin Feyzioğlu bu cani herifin avukatlığını yapmıştı.


Bu gibi canileri savunmakta usta olduğuna göre, baro başkanı Metin Feyzioğlu'nun Özgecan'ın katilini de savunması gerekmez miydi? Ya da o adamın da savunulmaya hakkı olduğunu falan. Peki aradaki fark ne? Ben söyleyeyim; Para.

Eğer Özgecan'ın katili de Cem Garipoğlu kadar zengin olsaydı, onu da savunacak milyonlarca Metin Feyzioğlu çıkacaktı. Fakat adam parasız bir minibüs şoförü...



Bu yüzden hapislerin %95'i fakir suçlularla doludur. Çünkü zenginler adalet sisteminin üzerindedir. Ve bunu da herkes bilir. Belgeler hazırlanır, ya da var olan belgeler yok edilir, polisler, savcılar ve hakimler satın alınır ve ensesi ile cebi kalın olanlar için istenilen karar çıkarılır. Bir zenginin hüküm giymesi çok zordur. Anca ülke çapında çok yankı bulan bir suç işlenir o zaman.. Cem Garipoğlu'nu hatırlayın. Özgecan'dan çok daha vahşi şekilde öldürülmüştü Münevver Karabulut. Tecavüze uğrayıp, vücudunun her parçası farklı çöp kovalarına atılmıştı. Aradan aylar geçmiş, ülke gündemini çok uzun süre meşgul etmiş ve ardından şaibeli bir şekilde yakalanmıştı. O zaman da Münevver Karabulut için onlarca eylem, gösteri düzenlenmişti. İnsanlar sokaklara çıkıp eylemler yapmışlardı. Sosyal medyadan bu olaya tepki yağıyordu. Ama sonra ne oldu? Aradan geçen yıllar boyunca her gün ama her gün bir başka cinayet, bir başka tecavüz haberi duyduk..


Çünkü insanlar sokaklara çıkarak yalnızca kendi nefislerini, egolarını ve kibirlerini tatmin ediyorlar. Bu yapılanlar kibir ve ego tatmininden asla başka bir şey değil. Çünkü bu insanlar, sokaklarda bu tür eylemler yaparak, kendilerini olaylar karşısında susmadıklarına ve ellerinden geleni yaptıklarına inanıyorlar. Ama yapmadıkları ise çok açık. Çünkü sokağa çıkarak tepki göstermeleri ne dün, ne de bugün hiçbir tecavüzü ve katli engellemedi. Yarın da engellemeyecek. En tipik örneğini geçenlerde yaşadık.


İnsanlar eğer gerçekten bir şeyler yapmak istiyorlarsa, adalet sisteminin değişmesini istemek zorundalar. Bunu talep etmek, bunun için eylemler yapmak zorundalar. Çünkü ancak o zaman işe yarayacak bir şeyler yapmış olurlar. Fakat, işin trajikomik tarafı şudur ki; bu sokağa çıkan insanlar, bu sistemin değişmesine karşı çıkan insanlarla aynı kişiler...


Devrim yasaları, Atatürk ilke ve inkılapları ve laiklik adı altında yapılan bu yasa sistemini koruyan ve değişmesine doksan yıldır karşı çıkan insanlar; bugün sokakta ''adalet'' için gösteriler, eylemler yapan insanlarla aynı kişiler.. Komik di mi..


Geçen gün yabancı bir arkadaşımla konuşuyorduk bu konuyu. Tam biz sohbet ederken yakınımızda bir grup ''Özgecan için adalet eylemi'' yapıyordu. Ben de ona dönüp dedim ki; ''Bu asla işe yaramaz. Yaramadı ve yaramayacak da.'' Arkadaşım dediğim kişi de 52 yaşında haa. Beyaz bir Güney Afrikalı. Zamanında kendisi de bu tür eylemlere katıldığı için bana; ''biz ırkçılık için ayaklandık ve yaptığımız şey işe yaradı, sonunda devletten bir nebze de olsa ırkçılığı uzaklaştırdık'' dedi. ''İnsanlar hükumetleri bu tür eylemlerle bir yasa çıkarmaya zorlayabilir'' diye de ekledi.


Fakat ben; ''Güzel diyosun. Şuan dışarıda gördüğün insanlar, var olan adalet sistemini değiştirmemize engel olanlar ve bu adalet sistemini koruyan insanlar'' deyince; ''Hoouu crap! What the hell are you talkin about man!! That's bulshit!'' diye bir ifadeye büründü. Ve çok mantıklı bir soru sordu;

''Öyleyse bu insanlar neden eylem yapıyor?''

...

Padişah yargılayan ve padişaha hüküm giydiren bir adalet sisteminden; parası olanın yargılanmadığı, yargılansa da hüküm giymediği bir adalet sistemine...

Bir fakir ile bir zenginin davasında, zengin insanların kadıların önüne çıkmak istemedikleri; çünkü orada bu fakir adamla aynı statüye sahip olacağı ve hüküm giyebileceği korkusuyla, olayı kendi içlerinde halletmeyi tercih eden bir toplum ve adalet sisteminden; zengin olanın parasıyla avukatlar tuttuğu, fakirlerin ise asla zenginlerle mahkeme salonlarında boy ölçüşmeye bile kalkışamadığı bir adalet sistemine...


İşte bunlar, sırf ideolojileri nedeniyle İslam hukukuna karşı çıkan insanlar. Karşı taraftaki şey doğru olsa dahi, onun doğruluğu yerine; yanlışı isteyen insanlar..

Ondan sonra;

''Kahrolsun padişahları ve en zenginleri bile yargılayan ve hüküm giydiren adalet sistemi...!!!!'' ;

''Yaşasın bir kıza tecavüz edip, onu parçalara ayırıp, yakıp öldüren ama ana babasının vergisiyle onu besleyen, zenginlerin asla kaybetmediği, bir davanın yıllar sürdüğü ve 20-30 zengin iş adamının 7-8 yaşlarındaki bir kıza tek tek tecavüz edip, hakimin ''kızın rızası var'' diyerek kimseye hüküm vermediği adalet sistemi...''


Ama insanların içleri rahat. Çünkü eylem yapabiliyorlar. Sokaklara çıkıp, kıçlarını başlarını açıp bu tür vahşice katliamlara karşı durduklarını ve çözüm istediklerini haykırmak için dans edebildikleri sürece, insanların içleri hep rahat kalacak..

HERKES O'NU ''YANLIŞ'' OKUYOR

$
0
0

Esselamu aleyküm.

Geçtiğimiz sene oldukça reklamı yapılan ve ses getiren bir kitap çıkmıştı; Herkes O'nu Okuyor adında. Kitabı okumamıştım ama dini bir kitabın bu kadar reklam yapılması hoşuma gitmişti ve ''reklam çok önemli, daha çok dini eser için daha çok reklam yapılmalı'' demiştim.

Sonra o sıralarda The Cemaat'ten olan bir tanıdığım, beni evimizin yakınlarında bulunan bir kolejde yapılacak olan bir söyleşiye çağırdı. Ben ve benden küçük yaşta olan bir başka yakınımla, ''ayıp olmasın gidelim bakalım neler anlatacaklar'' dedik ve gittik.


Konu Resulullah Sav idi. Her zamanki gibi konuşmacılar sahneye çıkıyor ve çok samimi görünen o konuşmalarını yapıyor arada da ufaktan gözyaşı döküyorlardı. Sonra bir baktım ''Herkes Onu Okuyor'' kitabını gösterip, kitabı okumamızı önerdiler. Orada bi kıllanmıştım kitaptan ve okuyasım vardıysa da kalmamıştı artık. Çünkü bu tür adamların yaptıkları tavsiyeler benim için yok hükmündeydi.


Sonra nette dolanırken, malum kitabın 252. sayfasında dikkat çekici bir olayın paylaşıldığını gördüm.
Sayfa şuydu;



''Ancak O'nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, kalbinde iman adına en küçük bir emare bulunan ve kelime-i tevhidin sadece bir yanını bile söyleyerek ''La ilahe illallah'' diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, ''Kim, La ilahe illallah derse, cennete girer.'' buyuracaktı.'' 


Evet, klasik bir ''Dinler Arası Diyalog'' ifadesi.
Tıpkı televizyon dizilerinde ve gazetelerinde geçen; ''Samimi Hristiyanlar da Allah yolunda gidiyor'', ''Herkes kendi zaviyesinden Allah yolunda gidiyor'' , ''Hem Müslüman hem Hristiyan'', ''İsa Peygamber de Allah'ın peygamberi, Muhammed Peygamber de, ikisi de aynı Allah'ın mesajını bize anlatıyorlar'', ''Cuma günleri camiye, pazar günleri kiliseye gidiyordum ve içim huzur doluyordu''
ifadeleri gibi.


Basit bir hedef şaşırtma.
Basit bir bilinçaltı gönderisi.
Tıpkı diğer Stv dizileri ve Zaman gazetesi haberlerinde olduğu gibi, ''99 doğru-1'' yanlış taktiği. Kitabın ismi ve cismi dahil, neredeyse tamamı yararlı ve oldukça güzel bilgilerle dolu. Fakat tam ortalarında, öyle bir mesaj var ki bütün kitabı ve gayesini birkaç cümle ile özetliyor.

Kitabın çok fazla reklamının yapılması, yarışmalarının düzenlenmesi ve de The Cemaat'in bu denli tavsiye etmesinin tek ve ana sebebi 252. sayfada bulunan o birkaç cümlelik ifadedir.


Dinler Arası Diyalog'un amacı da zaten budur. Dinleri tek bir kazanda kaynatmak. Hepsini, özellikle de Hristiyanlık ve İslam'ı ortak noktalarda buluşturmak ve farklılıklardan hiç söz etmeyerek zamanla onları ortadan kaldırmak.


Allah-u Teala, kendi gönderdiği peygamberine inanmayanları, inananlarla nasıl olur da aynı kefeye koyar?


Bakara Suresi, 85. ayette Allah; ''Siz Kitap'ın bir kısmına inanıyor, bir kısmını red mi ediyorsunuz?'' der. Ve bunların cezasının hem dünyada hem de ahirette çok ağır olacağını ekler. Zaten bir kısmına inanıp da, diğer kısmını reddedenler kafirlerin ta kendileri değil midir?


Ayrıca, Allah'ın hak ile indirdiği peygambere inanmamak demek; ona inen kitaba yani Kur'an'a da inanmamak demektir. Peki Kur'an'a inanmayan kişi, Allah'a inanmış sayılır mı? Kur'an'a inanıyorsa, gönderilen peygambere de inanmak zorundadır, çünkü Kur'an ona inmiştir.


Ayrıca, bırakın bir kısmını reddetmeyi; Kur'an'ın bir ayetini bile reddetmek kişiyi kafir yapar. Hristiyanlar ve Yahudiler ise hem kafir, hem de müşriktirler. Çünkü insan eliyle değiştirilen şeyleri Allah'ın indirdiğine tercih etmek ve Allah'a evlatlar isnad etmek şirkin en şiddetli olanıdır.


Son olarak şunu hatırlayalım;
Ebu Cehil ve Peygamber Efendimiz'in bütün düşmanları hayatlarını İslam ve Müslümanlar ile mücadele ederek geçirmişlerdi. Fakat Ebu Cehil'e hala gerçekten Hz. Muhammed'in peygamber olduğuna inanıp inanmadığı sorulduğunda, Ebu Cehil; ''Evet inanıyorum. Ama bunu ona söyleyemem. Çünkü onun peygamberliğini kabul edersem, sahip olduğum bütün gücü kaybeder ve onlar gibi sıradan olurum.'' demişti.


Yani Ebu Cehil, Hz. Muhammed sav'e inanıyordu. Onun peygamber olduğunu biliyordu. Ama onun peygamberliğini ve tüm insanların lideri oluşunu kabullenemiyordu. Çünkü o güne kadar hep lider oydu, onlardı. Sahip oldukları saltanatı, gücü, parayı ve şaşalı hayatı bırakamıyorlardı. Yani kibirleri buna izin vermiyordu. Kibirlerinin köleleri olmuşlardı. Ve ölene kadar peygamber olduğunu bildikleri halde Hz. Muhammed sav ile savaştılar.


Yani kelime-i tevhidin bir kısmına inanmak, yarısına inanmak, çeyreğine inanmak, üç bölü birine inanmak, sayı doğrusunda olduğuna inanmak, kabullenmek falan asla yetmez. Zira Allah'a inanan, O'ndan gelen her şeye inanır. Unutmayın, şeytan da Allah'ın varlığına ve birliğine inanıyor. Ama emirlerine karşı geliyor. İblis Allah'a inanmadığı için şeytan olmadı, emirlerine karşı çıktığı için şeytan oldu.


Bir peygamber; ''Bakın ben Allah'ın peygamberiyim, ama bana inanmasanız da olur. Siz Allah'a inanın yeter.'' diyebilir mi Allah aşkına ya? Eğer kendisine inanılmayacaksa, buna gerek yoksa o peygamberin işi ne? Görevi ne?

Veya bir insan, bir peygambere; '' Ben sana inanmıyorum, sen yalancının tekisin, ama seni gönderen Allah'a inanıyorum.'' diyebilir mi? Mantıklı mı? Yumurtaya inanıyorum ama tavuğa inanmıyorum demek gibi bir şey bu.


The Cemaat'ten başka herhangi bir cemaatin diyalog meselesine girdiğini de görmedim ben bugüne kadar. Neden bu konuda yalnızca The Cemaat böyle düşünüyor dersiniz? Ve Müslümanlara Hristiyanların da cennete gideceği, kelime-i tevhidin ikinci tarafına yani ''Muhammeden Resulullah'' kısmına inanmanın gerekmediğini söylemek, İslam'a da, Hz. Muhammed sav'e, Allah'a da ihanet etmek ve iftira atmaktır.


Böyle bir saçmalık olmaz.
Hristiyanlar cennete gidecekse İslam neden indi?
Allah üçtür ve Allah'ın oğlu vardır diyen insanlar kadar zalim, kafir ve müşrik kim olabilir? Bu saçmalık, belki dinini bilmeyen ve aslında dininin ne olduğunu pek de önemsemeyen cahil insanları kendine inandırabilir. Ama Kur'an'ı, Peygamberi ve Allah'ı bilen, İslam'ı bilen hiçbir insan, hiçbir Müslüman böyle ucuz bir saçmalığa inanmaz, prim vermez.


Ve Allah'ın dininden taviz verenler ve bu dine iftira atanlar bizim dostumuz olamazlar.
Ancak cennete sokmaya çalıştıkları Hristiyan ve Yahudilerin dostları olabilirler..
İşte öyle insanlar, mazlumlara yardım götürmeye giden insanlara; ''şehit değiller'' ve ''otoriteden izin almalıydılar'' derler. Fakat kumsalda oynayan çocukların katledilmesini, binlerce Müslümanın evlerinden ve yurtlarından edilmesini çıkıp da kınayamazlar bile.


Onlar; ''İsrail teröristleri vurdu'' diye haber yaparlar. Fakat yeryüzünde İsrail'den daha terörist bir varlık olamayacağını ve her yaptıklarının bir terör eylemi olduğunu söyleyemezler. Onlara göre, elli yıldan fazladır işgal altında olan vatanlarından kalan son toprak parçalarını korumaya çalışan Müslüman Filistinliler teröristtir. Lakin İsrail, bu malum güruh tarafından bir türlü terörist olarak tanımlanamıyordur.


Onlar yurt dışında, kendi ülkeleri hakkında; ''Türkiye terörü mü destekliyor'' diye haberler yapıyor; lakin kendilerini hala takip eden acınası tabanına; ''vatanı milleti koruduklarını ve bu görevi peygamberden aldıklarını'' söylüyorlardır.


Onlar peygambere tivit de attırırlar. Ama onlara görünen peygamber bir kez dahi; ''Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin'' ayetini hatırlatmaz. Onlara nedense doğru olan şeyleri değil; sürekli yalan ve yanlış şeyleri söyleyen bir peygamberleri vardır onların.


Onlar Allah'ın emri olan başörtüsüne karşı savaşılırken evlerinde oturup; kendi kurdukları faiz yuvalarının önlerinde toplanıp, ayetel kürsi okurlar.


Onlar; ''Cebrail parti kursa oy vermem'' diyen, kainat sorumlusu olan pek muhterem hoca efendilerinin bu sözünün küfür olduğunu bile söyleyemezler. Hatta onlar bunu söyleyen hoca efendilerinin birkaç sene sonra İslam'ın bu topraklardaki en büyük düşmanı olan partilerle iş birliği tutması, oy vermesi ve oy istemesi karşısında; ''hoca efendinin vardır bi bildiği'' diyerek tepki gösterirler.


Onlar, İsrail geçenlerde tekrar Gazze'yi bombalamaya başlamışken ve gündem tamamen bununla meşgulken; tam o sıralarda bir konuşmasının haberini yaptıkları ve medyaya düşürdükleri hoca efendilerinin, konu hakkında tek kelime etmeyişinden asla kıllanmazlar. Bu katliamlar sürerken ve binlerce can katledilirken, kainat sorumlusu pek muhterem hoca efendilerinin hükumete beddualar yağdırmasından asla rahatsız olmazlar. Onlar hükumete beddua ederler, fakat İsrail'e ağızlarını dahi açmazlar.



Onlar 28 Şubat döneminde, darbeden hemen önce pek muhterem hoca efendilerinin ekranlara çıkıp; ''Hükumet beceremedi, bıraksınlar.'' , ''Deniz Baykal'ı, Demirel'i, Ecevit'i severim ama Erbakan'ı sevmem.'' , ''Erbakan dini siyasete alet ediyor.'', ''Laiklik tehlike altında''... gibi şeyler söylemesine rağmen kendisinin arkasından giderler.


Onlar bir zamanlar; ''Biz Erbakan'ı ve Milli Görüşçüleri sevmeyiz çünkü onlar siyasetle uğraşıyorlar.'' derken; günümüzde siyasetin dibine vururlar. Hatta siyasetten öte bir siyasete kalkışıp, kendilerine paralel bir devlet kurarlar.


Onlar dini ve hizmet ehli bir cemaat olarak, müzik şirketlerinden daha fazla kasetler çıkarırlar. Seks kasetleri ve telefon dinlemelerini tam olarak seçimlerden önce piyasaya sürerler, seçimlerden sonra ise bu kasetler ve dinlemeler bir anda bıçakla kesmiş gibi kesilirler.


Onlar kendi cemaatinin saf insanlarını yıllarca; ''Müslüman siyasete karışmaz. Siyasetten uzak durun.'' gibi masallarla kandırırlar; fakat eş zamanlı olarak partilerin içlerine adamlarını sokarlar. Askerleri, polisleri, savcıları, hakimleri, rektörleri vardır. Hatta onlar öyle bir cemaattir ki, kendi içlerinden olan binlerce kişi üniversite, avukatlık, hakimlik, askerlik ve polislik sınavlarında en yüksek notları alırlar ve en yüksek makamlara gelirler. Onlar o kadar zekilerdir yani.


Yani onlar garip insanlardır. Yaparlar öle şeyler..

OKUL KİTAPLARI

$
0
0

Esselamu aleyküm canlar.


Geçenlerde nette dolanırken gözüme çarpan bir şeyi sizin de gözünüze çarpmak istiyorum. Ama konuya girmeden hemen önce, konuyla alakalı olarak sizlere ''Cemil Meriç'' okumanızı öneriyorum. Çağını aşan adamlar listemin güzide isimlerindendir kendisi.


Çünkü herkes içinde bulunduğu çağa, içinde bulunduğu çağın gözüyle yani dar bir pencereden, at gözlüğüyle baktığı için; kimse gerçeği ve büyük resmi göremez. Önlerine batılı giysiler, batılı uzun topuklu ayakkabılar, batılı bir devlet sistemi, batıdan gelen demokrasi, insan hakları ve özgürlükler tanımı konulmuştur insanların. Ve o insanlar ki, önlerine koyulan her şeyi almış; ve o zamana kadar üzerilerinde bulunan her şeyi atmışlardır.


Yani o insanlar, yeni çağın sahiplerinin galibiyetini kabul etmiş ve onlar gibi olmayı seçmiştir. Çünkü insanlar, güç kimdeyse ona benzer, ondan olur. Bu çağın gücü de batı gücüdür. Ve bütün bir insanlık kendi binlerce yıllık tarihlerini, benliklerini, inanışlarını, gelenek ve göreneklerini bırakarak; batılı olmayı, batılılar gibi olmayı seçmiştir.


Eğer günümüz dünyasının yeni kurucuları Çinliler veya Japonlar olsa idi, yani küresel dünya liderliğini kuranlar bu ülkeler olsa idi; tüm dünya bugün Çinliler ve Japonlar gibi giyinecek, onların gelenek-göreneklerini alacak, kültürlerini benimseyecekti. Nedeni sorulduğunda ise buna; ''çağdaş olmak için'' diyeceklerdi. Hatta birçok insan da Buda'ya inanmaya başlayacaktı..


Kısaca, içinde bulundukları cam kavanozdan seyrederler dünyayı. Birileri onlara; ''lan ne halt ediyosunuz o kavanozun içinde, çıkın dışarıya saçmalamayın anasını satıyım, icat çıkarmayın. Kavanozda yaşanır mı??'' dediğinde, kavanozun içinde yaşayanlar kendilerini normal gördükleri için, dışarıda olanlara deli, cahil, yobaz ve çağa ayak uyduramamış geri kafalı olarak bakacaklardır. Çünkü kendi küçük cam kavanozlarında mutludurlar. Dışarıya çıktıklarında, o an sahip oldukları şeyleri kaybedeceklerini bilirler. Bu yüzden kavanozda kalmak ve o kavanozu korumak isterler..


Kavanozun içindeki insanlar, o kavanozdan bağımsız düşünemezler. Bu yüzden onun kölesidirler. Fakat dışarıdaki adamlar hem dışarıyı, hem de içeriyi görebiliyordur. Bu yüzden onlar çağın ilerisindedirler. Cemil Meriç de onlardan bir tanesi. İçinde bulunduğu modern dayatmalara aldırmayan, zeki, cesur ve özgür bir kafa.


Ve üstad Cemil Meriç şöyle der;
''Haçlıların en büyük zaferi tarih kitaplarımızdır.''


Haddim olmayarak ona şunu da eklemek istiyorum;
''Bütün kitaplarımız.''''Çocuklarımız''

Haçlıların en büyük zaferi, ellerine geçirdikleri kitaplarımızdır. Kitaplar vasıtasıyla da çocuklarımızı ellerine geçirmişlerdir. Çünkü kitaplar çocuk; çocuklar da koca bir nesil demektir. Böylece kendi kafalarında bir toplum yetiştirirler. Kendi

Bence batının en büyük başarısı kendi giysilerini ve adetlerini dünyaya pazarlaması değildir. Batının en büyük başarısı, kendi giysilerini ve adetlerini dünyaya pazarladıktan sonra, bu giysileri ve adetleri benimseyip; onları benimsemeyenleri çağ dışı olmakla suçlayan bir nesil yetiştirmektir. Yani kendi düşüncelerine inanan insanlardan ziyade; o düşünceleri savunan insanlar ortaya çıkarmıştır batı.


Bunun sonucunda öyle bir insanlık ortaya çıkar ki, batılılar; ''İnsanları dış görünüşlerine karşı yargılamak da bir çeşit ırkçılıktır.'' derken; batılı olmak için çabalayan güruh; ''Cübbe giyenler, çarşaf takanlar, başörtü takanlar, şalvar giyenler yobazdır, gericidir!!!'' derler..


Dünyanın en yüksek yaşam standardına sahip olan Avustralya'da, başörtülü bir kadın, takkeli bir adam halk tarafından korunur ve kendisine destek çıkılırken; çağa ayak uydurmak ve çağdaş olmak uğruna her şeylerini bu insanlara benzetmeye çalışan çakma batılı kafalar ise; ''ben türbanlıların bu ülkede barınmasına da karşıyım'' derler.


İşte bunun ana sebebi de insanları bir ideolojiye tabi tutarak büyütmeleridir. O ideolojide batıdan gelen her şey sorgulanmadan kabullenilmesi gereken doğrulardır; fakat İslam kültürü ve medeniyeti meşeili her şey yine sorgulanmadan reddedilmesi gereken yanlışlardır. Bu da, bu ideolojiyi bu topraklara getiren insanların da, ona uyanların da inanılmaz bir aşağılık kompleksleri olduğunu gösterir. Bu yüzden kendi doğduğu toprakları ve o toprakların insanlarından nefret ederken; batılıya hayranlık besler. Onun gibi olmak ister. Bu yüzden de kendisine ait olan her şeyi değiştirmek ister. Böylece kendi kimliğini satmış olur. Modernlik uğruna kendisini, kendi kimliğini, kendi tarihini satar. Sırf batılılar gibi dar pantolon giyebilmek ve dekoltelerini açabilmek için yaparlar bunu. Arzularının kölesi olan bir insanlık ortaya çıkar böylece. Hem arzularının, hem de aşağılık kompleksinin elinde maskara olan bir insanlık..

Cadılar Bayramı kutlayan masum Türkler
Konumuz okul kitapları.
90 yıldır kurtulamadığımız bir sistemin ürünü olan kitaplar.
Ve ''okumazsan adam olamazsın'' deyip, çocuklara okumanın nasıl bir zorunluluk olduğunu anlatırken, ne okuduklarına zerre kadar dikkat etmeyen bir toplum oldu bu toplum. Yani; ''bu adamların kurduğu sistemde, onların kendi sığ görüşlerini ve fikir tetikçiliklerini yaptıkları kitaplarını okumalısın. Buna uymak zorundasın. Bunun bir parçası olmak zorundasın. Yoksa adam olamazsın.'' tarzında bir düşünce yapısı bu.


Bana en çok koyan nedir bilir misiniz?
Size okulda tamamıyla yalandan ibaret şeyler anlatırlar. Bilirsiniz.
Sonra da sınavlarda o yalanları sorarlar size ve sizden yalan olan cevabı seçmenizi isterler. Siz bunun bal gibi yalan olduğunu bile bile seçmek zorunda kalırsınız o yalan seçeneği.

Hatta bazen sizin tarihinize, atalarınıza, dininize hakaret eden sorular bile çıkar karşınıza. Ve sizden istedikleri yine onların doğru kabul ettikleri yalanlardır.

Düzen, sizinle alay eder.


Cumhuriyet tarihiyle başlayan kitaplarımızdaki haçlı işgali, ne yazık ki bugün bile devam etmekte. Bizler hala zincirlerini kırmaya çalışan tutsaklarız. İsterseniz bugünkü okul kitaplarımıza birlikte bakalım;


Haçlı zihniyetinin en güzel örneklerinden biri mesela bu resimdir. ''Allah'' yerine ''tanrı'' kelimesini ısrarla söylemek, ısrarla vurgulamak. Bu adamların Allah lafzıyla çok açık bir zoru var arkadaş.


Yine ''tanrı'' ifadesinin yanında, bir de ''inanılan'' kelimesi oldukça klas bir şekilde yerleştirilmiş. Bu, Müslüman çocuğuna çaktırmadan salyangoz yedirmektir. Tıpkı McDonalds'a gidip orada domuz eti yedikten sonra; ''hadi lan domuz eti miydi oooo'' diye dövünen Müslümanlar gibi..


Bakın bu bir 8. sınıf Din Kültürü kitabı.
Ve ben size bu kitabı kimlerin yazdığını şıp diye söyleyebilirim. Ama onun öncesinde bu resmi, birkaç başka resimle birleştirerek bir konu bütünlüğü oluşturalım.



''Cumhuriyet tarihine tapın, Cumhuriyet öncesi binlerce yıllık tarihinizden nefret edin'' demektir bu. Bu millet binlerce yıldır var, binlerce yıl süper güç olmuş. Atilla, ta Avrupa'ya kadar gitmiş ve Papa'ya önünde diz çöktürmüş. Fatihler, Kanuniler tüm dünyanın krallarına hükümdarlarına önlerinde diz çöktürmüş. Fakat aradan yıllar geçmiş ve o batılıların kıyafetlerini giymekle övünen, kendi kıyafetlerinin giyilmesinden utanan bir toplum ortaya çıkarılmış.


Hani bugün bu yobaz kafalar var ya, Taksim'de, Bakırköy'de, Şişli'de, Nişantaşı'nda falan.. İşte bu yobaz kafaların başörtüsü takmış, sakal bırakmış cübbe giyen insanlara tahammül edemeyişlerinin sebebi budur. Hayatları boyunca bu gibi kitaplarla yetişmişler ve kılık kıyafet gibi sudan ucuz meseleleri bile gelişmişlik veya gelişmemişlik olarak görmüşlerdir. Çünkü bunlar örümcekli kafalardır.

İşte bu da, söylediklerimin kanlı canlı kanıtıdır

Ve yukarıda daha önce gösterdiğim resmi yapanlarla bu resimleri yapanlar aynı kişilerdir. ''Peygamberimize sevgi ve saygıda aşırıya kaçmamalıyız.'' ifadesinin anlatmak istediği şeylerin başında da işte bu kılık kıyafet olayı vardır. Çünkü bol giyinmek ve sakal bırakmak sünnettir. Ayrıca bu giyiniş alamet-i İslam'dır. Yani bu kıyafet, kafalarda Müslüman kıyafetidir. Böyle giyinen birini gördüğünüzde direkt olarak ''Müslüman'' dersiniz. Zaten amaç da bunu ortadan kaldırmaktır. Ki bu çok büyük ölçüde başarılı olmuştur. Dünyanın en batısındaki Amerikalı ile, en doğusundaki Çinli, Japon; en güneyindeki Afrikalı ile, en kuzeyindeki Rusyalı insan tamamen aynı kıyafetleri giyiyor. Aralarında en ufak bir fark yok. Tek tip bir dünya, tek tip bir insanlık..

Dışarıdan baktığında kimin Müslüman, kimin gayrimüslim olduğunu anlayamadığımız bir çağ. Kimliğinden utanıp, parası ve gücü olanın kimliğine bürünmeye çalışan zavallı Türk insanı.. Zavallı koca bir insanlık..



Bunların yanında bir de; ''loto toto'' gibi ifadeler var okul kitaplarında. Dikkat edin, her bir cacık mevcut bu Allah'ın cezası kitaplarda; bir tek İslami ifadeler yok. Eğer oraya; ''Atilla namaz kıl, abdest al, oruç tut'' yazılsaydı, bu %15 ila 20'lik laik kesim dünyayı ayağa kaldırır, Tarık Akan, Rutkay Aziz, İlyas Salman, Can Dündar gibi kafalar bir taraflarını yırtarlardı. Hatta Chp'liler ve cemaatçilerin bir kısmı da yabancı gazetelere ve başbakanlara mektuplar yazardı. Hani her zaman yaptıkları iş ya, ondan diyorum.


Ondan sonra İslam fıkhı ve ameli, itikadi olayların hepsi birbirine karıştırılmış durumda;


Caferilik?
...

Gelin olayı daha da vahimleştirelim.


Okul kitaplarımız ateistler tarafından yazılmaktadır. Dahası da var, onlara da bakacaz. Bir ateist için din olgusu yalnızca varsayımsaldır. Daha kendi inandıkları şeyi ''teori'' olmaktan ileri götürememiş olan insanların ''din'' olgusuna bu şekilde hücum etmeleri beni ziyadesiyle güldürüyor. Ve bu gibi adamların yaklaşık 150 yıldır kullandıkları bir ''bilimsel'' ağız var. Okul kitaplarında kendi ''teori''lerini kanıtlama çabasına giden ve aynı zamanda da ''din'' olgusuna saldıran bu gibi insanlara, daha doğrusu bu sisteme karşı savaşmak da; onların elinde oyuncak ettiği ve yıllardır kendi oturma organları nasıl istiyorsa ona göre bir şeyler buldukları bilimselliği kendi elimize geçirmemizdir. Ve bunun için de ben, bir ''Kur'an ve Sünnet Mucizeleri ve Bilimsellik'' dersinin zorunlu kılınmasının tek çare olduğuna inanıyorum. Öle bir ders yapsınlar, dersin kitabını da müfredatını da ben yazarım, sorun değil, yeter ki yapılsın. Çünkü yalnızca benim acizane bulduğum ve bildiğim bilimsel mucizeler yıllarca öğretilecek bir ders müfredatı oluşturmaya yeter. Yüzlerce Müslüman bilim adamımız da var, yalnız bu gibi fikirler yok ortada. Bu fikirlerin olduğu bir yazı düşünüyorum Allah'ın izniyle.


Neyse devam edelim ateist eğitim sisteminin kitaplarına;


Aslında bana kalırsa tam tersi. Ateizm, insanların anlayamadıkları doğaüstü olayları, doğa olaylarını uydurulan bir teori ile ''her şey tesadüf'' diye açıklamaya gitme çabasıdır.





Bu A9'un tek yaptığı da bu zaten anasını satayım

Pek sevgili Adnan ve kediciklerinin neden bu denli ateizm ile uğraştıklarını merak ediyorsanız eğer, size şöyle bir şey söyleyeyim; ''Mehdi as geldiğinde, ateizmi çökertecek'' diye bir hadis var. Bu anlamanız için yeterli olur.


Gördüğünüz üzere okul kitapları baştan aşağıya ateizm, Hristiyanlık, Dinler Arası Diyalog ve tarih düşmanlığıyla dolu. Şimdi soruyorum size; bu kitapların menşei bu topraklar mı? Yoksa bu kitaplar hala ve hala batılı Haçlı zihniyeti tarafından mı yazılıyor?


Benim anlamadığım şey şu; batıda insanlar İslamiyet ve Müslümanlar aleyhinde bir propaganda ile yetişiyor. Burasını anlayabiliyorum, çünkü onlar batılı ve aramızda binlerce yıldır bitmeyen bir savaş var. Çok dayak yedikleri ve suratlarının bir tarafında hala bir Osmanlı şaplağı olduğu için de, kendi nesillerini bunun bir daha tekrarlanmaması için tüm bunlara düşman olarak yetiştiriyorlar.

Bu adamlar bizden nefret eden bir nesil yetiştiriyor (Link), aynısının burada da yapılması hiç mi tuhaf değil? 

Aynı adamlar, burada da bu toprakların insanlarını aynı şekilde bir propagandaya maruz tutuyor, kendi tarihine, diline, dinine düşman bir nesil yetiştiriyor ve bu ülkedeki bir kesim akıl hastası olan ''manik depresif şizofrenik ideolojizm'' hastalığına yakalananlar bu eğitim sistemini savunuyor. Değiştirmek isteyenlere karşı çıkıyor.


Var olan eğitim sistemi, adalet sistemi, hatta toplum sistemi kokuşmuş. Küflenmiş. Ve kokuşup, küflenen şeyler insan sağlığına zararlıdır. Vücudumuz ölmeden bu kokuşmuş şeylerden kurtulmamız şart, aksi halde geri dönülemeyecek kadar ileri gideceğiz sonunda son günlerimizi huzurla geçirmemiz gerekecek, çünkü ortada bir toplum kalmayacak. Her birimiz kökümüzü, soyumuzu, sopumuzu, kimliğimizi, dinimizi, dilimizi ve benliğimizi unutacağız. Bizler eski ile yeni toplum arasındaki bir geçiş köprüsüyüz. Eski toplumla olan bağlarımız çok ince de olsa hala duruyor ve yeni toplum, yeni yüzyılın getireceği teknolojik dünyayla birlikte bizim çocuklarımıza ait olacak. Böylece tek bir dünya devleti kurulması için gerekli olan tek bir toplum yapısı tamamıyla sağlanmış olacak. Makinelerden ve robotlardan farksız bir insanlık. Aynı fabrikada üretilmişçesine birbirlerine benzeyen bir insanlık..

ÇANAKKALE PARADOKSU

$
0
0

Esselamu aleyküm.

Son Osmanlı ve Hilafet Düşerken adında iki yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Okumayanlarınız veya hatırlamayanlarınız varsa, o yazıları okumadan bu yazıyı okumasınlar. Zira o iki yazı olmadan bu yazıda neden bahsettiğimi pek anlayamayabilirsiniz.


Yeni bir devlet kurulacaksa eğer, ya kahramanlıkla kurulur; ya da kahramanlık yalanıyla. Bu, kuraldır. Çünkü kurulacak yeni devlete insanların güvenmesini sağlamanız gerekir. 19. yüzyıl, tüm dünyanın bir veya birçok yalanın peşinden gitmeye başladığı bir çağın başlangıcı olduğu için de, tüm dünyanın olduğu gibi, bu coğrafya da bir yalana inandırıldı yıllarca. Sanal, zahiri bir dünya çıktı ortaya. Cam kavanozun içinde mutlu mesut yaşayan, hazları ve arzularının istediği her şey o kavanozun içinde olduğu için de kendilerini özgür addeden, kibirlerinin ve egolarının; dolayısıyla da hazlarının ve arzularının kölesi olmuş bir insan güruhu çıktı ortaya.


Kısa bir yazı olacak bu.
Bugün tüm ülkede bir ''Çanakkale Zaferi'' sarhoşluğu yaşanırken, bunları konuşmadan edemedim. Yediremedim kendime. Kanıma dokundu.


1914 yılında başladı I. Dünya Savaşı. Zamanın 4 büyük gücü Osmanlı, İngiltere, Fransa ve Rusya idi. Savaşta bütün süper güçler, dünyanın dört bir yanından getirdikleri sömürge köle askerleriyle ve son teknoloji silahlarıyla Osmanlı'nın üzerine çullanmışlardı.


1915'de İngilizler, Çanakkale'den payitaht İstanbul'a girmek ve savaşın kontrolünü tamamen eline alıp, kısa sürede olayı bitirmek istiyordu. Fransa'nın da destek kuvvetleriyle birlikte İngilizler, Çanakkale Boğazı'na kadar geldiler. Tabi İngilizlerin yanında yalnızca Fransız destek kuvvetleri yoktu. Resmi tarih tezine göre ''Anzak''lar yani ''Avustralya ve Yeni Zelanda Askeri Kuvvetleri'' getirilmişti Çanakkale'ye.


Avustralya'nın o tarihteki erkek nüfusu bir-iki milyon kadardı. Yeni Zelanda'nın ise birkaç bin. İngiltere, bu asker sayısının kendi işlerine pek yaramayacaklarını bildiklerinden, başka bir kolonisi yani sömürgesinden asker getirmeye karar verdi; ''Hindistan''. Hindistan'ın daha o zamanki nüfusu 400 milyonun üzerindeydi.


İngiltere, Hindistan'dan çok şey kazanmıştı şüphesiz. Çünkü hem Baharat ve İpek yollarının ve ticaretin hakimiyetini bu şekilde elinde tutmuş, hem de her ihtiyacı olduğunda bu milyara yaklaşan nüfusu kullanmıştır.


I. Dünya Savaşı başladıktan sonra İngiltere, Hindistan'da; ''Almanlar Osmanlı Hilafetine ve Halife'ye savaş açtı'' diye haberler ve propagandalar yapmaya başlar. Bunun üzerine Halife'nin cihat çağrısı da manipüle edilerek Hintli Müslümanların ellerine geçer. Ve İngilizler, sayısı belki de milyonlara varan Hintli Müslümanı savaş boyunca bu şekilde kullanır.


Yani bizleri, birkaç Anzak gemisinin yanında, düşman diye ''Hintli Müslümanlar''la savaştırdılar. Bugün Anzak mezarlıklarının olduğu yerlerin çoğunda aslında İslam ve Hilafet için savaşan Hintli Müslümanlar yatmakta.

Lakin ne yazık ki, ne acıdır ki ne Hintlilerin ne de Türklerin, ne de herhangi başka bir Müslüman toplumunun bundan haberi dahi yok. Kardeşi kardeşe kırdırdılar, ama biz bugün hala Anzak'ları yendik, İngilizleri yendik diye sevinç çığlıkları atıyoruz.

Çanakkale'de Savaşan Hintliler
Çanakkale Savaşı kesin Osmanlı zaferiyle sonuçlandı, burası tamam, doğru. Ama bu zaferi kazanırken kardeşlerimizi öldürdük, haberimiz yok. Onlar da Hilafet'i korumak için, İslam için savaşıyordu, biz de. Ama ortada koca bir yalan vardı. Bundan sonra açılacak yeni çağın tamamen bir yalandan olacağını gösterircesine hem de..

Bir diğer Hint askerleri
Bir diğer mesele de İran Cephesi'dir.
Birçoğunuz ''İran Cephesi ne lan? İran bizim toprağımız mıydı anasını satayım?'' demiştir muhtemelen. Çünkü büyük çoğunluğunuz böyle bir cepheyi duymamıştır.

Lakin Osmanlı, İngiliz ve Ruslarla bir de İran Cephesinde savaşmıştır. Bu savaş sırasında Osmanlı İran'ın bir kısmını, Azerbaycan'ı, Dağıstan'ı ve Kafkasların bir kısmının kontrolünü tamamen eline almıştır. Ta ki Montrö Anlaşmasına kadar..


Sonra ''Kut'ül Ammare'' diye bir zafer vardır bilir misiniz?

%99'unuzun adını bile duymadığına bahse girerim. Çünkü bu millet, beyinlerinin içindeki göremedikleri bir elin varlığını bilmez. O el, beynimizin her bir damarına ve merkezine hakim olduğu için, o neyi isterse biz onu görür, neyi isterse onu duyarız. Neleri istemezlerse de, onları ne görür, ne duyar, ne de biliriz...


Ku'ül Ammare, ismini Irak'ın Kut şehrinden alır. Kan kokusu almış köpek balığından daha tehlikeli olan petrol kokusu almış İngilizlerin ilk saldırdığı topraklardandır Kut şehri. 1915 yılında işgal edilir. Fakat hemen arkasından Osmanlı bölgeyi kuşatır ve çok ağır ve kesin bir zaferle bölgeyi tamamen kontrolü altına alır. Yani önce Çanakkale'de, ardından Irak topraklarında İngilizler çok ciddi, çok ağır yenilgiler alırlar.


Hatta ordu kumandanı Halil Paşa, ordusuna şöyle der;

''Aslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında, şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında, gerekse Kut'u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık Kut'ta 13 general, 481 subay, ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakınca, cihanı hayrete düşürecek bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale'de, ikinci zaferi burada görüyoruz.'' 


İngiliz tarihçi James Morris de, Kut'un kaybı hakkında şöyle der;
''Kut'un kaybı, Britanya Askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimidir.''


Peki Çanakkale'nin hemen ardından kazanılan bu zafer neden bugün hiç kimse tarafından bilinmiyor ve kutlanmıyor? Bırakın zaferi böyle bir savaşın, böyle bir şehrin bile varlığından habersiz bu millet. Sebebi nedir?


Ben söyleyeyim sebebini;
Çünkü Kut'ül Ammare zaferinin gerçekleştiği toprak, bugünkü Türkiye Ulus Devleti'nin sınırları dışındadır. İşte tek sebebi budur. Çünkü yeni ortaya çıkarılacak olan ve aynı şeyleri düşünmelerini istedikleri neslin kafasını karıştırmak istemediler.

Ve size şunun garantisini vereyim;
Eğer Çanakkale de bugünkü Türkiye Ulus Devleti sınırları dışında kalsa idi, üzerine yemin bile edebilirim, tıpkı Kut'ül Ammare zaferi gibi üstü örtülecek ve hiç kimse tarafından hatırlanmayacaktı.


Çünkü yeni nesillere; ''Bizim bir de böyle zaferlerimiz var, bakın'' der ve bunları öğretirseniz, o neslin çocukları; ''iyi ama madem bu zaferleri biz kazandık, neden şimdi o topraklar elimizde değil?'' diyeceklerdir. ''O topraklara ne oldu?'' diyeceklerdir.

En önemlisi de;
''Öyleyse bizim vatanımız Edirne ile Kars arasına sıkışmış bu toprak parçası olamaz, demek ki oralar da bizim vatanımız'' diyeceklerdir.


Kut'ül Ammare şehrinin nerede olduğuna dikkatli bakın.
Musul, Erbil, Kerkük, Kut ve Kuveyt, hepsi bir hat üzerinde yer alıyor. Ve bu hat, her yönüyle çok önemli.

Öncelikle bu hat bir petrol hattı gördüğünüz gibi. Musul ve Kuveyt arası, petrolün en yoğun bulunduğu hattır. İkinci olarak Suudi Arabistan ve İran topraklarının tam ortasında bir üs konumundadır. Yani burayı elinde bulundurursan, iki tarafın da hem petrolü, hem ticareti, hem de siyaseti üzerindeki hakimiyetini kuvvetlendirirsin. İngilizlerin bir de Hindistan gibi zengin toprakları elinde tuttuğunu hatırlarsak, hem buraya hem de İran Cephesine neden bu denli önem verdiğini anlayabiliriz.


Neyse.

''Çanakkale geçilmez!'' diyor ya hani resmi tarih bize, peki soruyorum o resmi tarihe; ''İstanbul nasıl işgal edildi?''
İngilizlerin Çanakkale'de savaşmasının sebebi, payitaht İstanbul'a ulaşmak, savaşı lehlerine çevirmek, hilafeti kaldırmak ve Osmanlı Devleti'ne son vermekti.

Çanakkale Zaferinden yalnızca iki yıl sonra İngilizler, Çanakkale Boğazı'ndan geçerek imparatorluğun başkenti İstanbul'a ulaştılar. İki sene önce kazanılan destansı zafer, yerini ihanete bırakmıştı çünkü.


Çünkü İngilizler İstanbul'a ulaşırken Çanakkale'den savaşmadan, ellerini kollarını sallayarak geçtiler. Kurulan yeni devlet de, yerini hainliğe bırakan bu kahramanlık hikayesini kendisine şiar edindi. Çünkü dediğim gibi, kurulacak yeni devletlerin ya kahramanlık hikayelerine ihtiyaçları vardır, ya da kahramanlık yalanlarına..

Çanakkale de bugün Türkiye Ulus Devleti sınırları içinde olduğu için, burada kazanılan o zaferi kullandılar. Lakin Türkiye Ulus Devleti'nin sınırları dışında kalan Kut'ül Ammare zaferini kafalardan tamamen sildiler. Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa'nın yaklaşık 3 yıl süren Medine müdafaasını, masada kaybettiğimiz Musul'u, Kerkük'ü, Erbil'i, Kuveyt'i, Azerbaycan'ı, Kafkasları tamamen unutturdular millete.


Kahramanlık hikayelerine ihtiyaçları olduğu için de, Çanakkale Zaferini kendi zaferleriymiş gibi gösterdiler. Sonra I. ve II. İnönü Savaşları gibi olmayan savaşlar ürettiler..


Bugün kendilerine milliyetçi ismi takıp, aslında saman altından ırkçılık yapan bu koca güruh, Çanakkale'yi Türk'ün zaferi olarak kabullenir. Türkiye Ulus Devleti'ni kurmak için bu savaşları yaptıklarına inanır. Fakat Çanakkale bir milliyet savaşı değil, bir iman savaşıdır. Çünkü orada şehit olanlar arasında Türkler, Kürtler, Araplar, Hintliler, Iraklılar, Libyalılar, Mısırlılar, Filistinliler, Lazlar vardır.


Hama, Humus, Rakka, Halep, Kudüs, Şam, Varna, Kosova, Beyrut, Diyarbakır, Rize, Kastamonu ve daha nice şehirden, vatan bildikleri toprakları korumak için, bu uğurda canlarını vermek için gelen binlerce insan savaştı o cephelerde. Tek ve yegane amaçları ise; ''İslam Birliğini, Hilafet'i, Halifeyi korumak, kafir işgalinden korunmak, ezanlarına, Kur'an'larına, kadınlarına el sürdürmemekti.''


Hiçbirinin bir ulus devlet kurmak gibi bir amacı yoktu. Çünkü öyle olsa Kudüs'teki Arap, Irak'taki Arap, Türkmen, Hindistan'daki Hintli, Varna'daki, Kosova'daki Sırp, Arnavut, Bulgar, Boşnak buraya gelip de Türk Ulus Devleti için savaşmazlardı. Bu şehitleri ''Türkiye için savaştılar'' diye anmak, onlara yapılan en büyük saygısızlıklardan bir tanesidir.


İngilizler Hindistan'dan, Fransızlar Afrika'dan Müslüman nüfusu kullandılar bize karşı. Dünyanın daha önce görmediği kadar çok kardeş kanı aktı o savaş boyunca. İşte ta o zamandan belliydi önümüzdeki çağın tamamen Müslümanların aleyhine olacağı.. İşte ta o zamandan belliydi önümüzdeki çağda Müslümanların sürekli acı çekeceği ve dünyanın hakiminin şeytana kulluk edenlerin olacağı..


Büyük Britanya, savaşın bittiği yıl olan 1918 yılında işgal etti İstanbul'u. O zamana kadar imzalan diğer anlaşmaları geçersiz saydı. Çünkü hala İstanbul'da almak istedikleri birkaç şey vardı. Birincisi Osmanlı hakimiyetinde olan petrol bölgelerini ellerine geçirmek, bir diğeri Osmanlı Devleti'ni tarihe gömmek ve en önemlisi de Hilafet'i yok etmek.


Savaş bittiği halde, İstanbul'dan almak istediklerini almadan, yani Hilafet'i yok etmeden bu savaşı bitmiş saymadılar. 1918'de girdikleri İstanbul'dan, hiçbir savaş olmaksızın 1923'te çekildiler. İngiliz ve Osmanlı ordusu bu süre içinde savaşmadı. Tam 5 sene boyunca kaldılar payitahtta. Bu beş sene içinde ne yaptılar?


Yine daha önceki yazılarımda söylediğim şeyi tekrarlayacağım;
''Onlar bir yeri işgal ettiklerinde, arkalarında kendileri için çalışacak bir cunta, bir sistem bırakmadan oradan ayrılmazlar.''


Eğer Çanakkale şehitlerini anmak ve onlara vefa borcumuzu ödemek istiyorsak, öncelikle yalnızca Çanakkale'de değil, cümle Osmanlı mülkünde şehit verdiğimiz tüm şüheda için aynı hassasiyeti göstermek zorundayız. Sonrasında ise onların neden şehit olduklarını düşünmeli ve onların bu uğurda canlarını boş yere vermediklerini göstermeye çalışmalıyız. Onların uğruna öldükleri şeyi tekrar yaşatmak, tekrar hayata getirmek, onlara vefa borcu duyan, duyması gereken tüm Müslümanların boyunun borcudur..


Ayrıca ''Zulüm 1453'de başladı'' diyenler, kendi tarihlerine küfredip, batının mitoloji tarihini göklere çıkaranlar, ''Kahrolsun Osmanlı, şeriat, hilafet'' diyenler, ''İslam gericiliktir'' diyenler, bira şişeleriyle TC yazanlar, ''Sevişirim evlenmem, hamile kalırım doğurmam'' diyenler ne Çanakkale, ne de başka bir zaferi kutlama ve yad etme hakkına sahip değildirler. Çünkü o şüheda, bunları yapanların dedelerine karşı savaşarak şehit oldu.


Bu saydığım zevat aslında; ''Kahrolsun Çanakkale şehitlerinin, cümle şühedanın uğrunda öldüğü, uğrunda canlarını verdikleri şey!!!'' diye bağırıyor. Mücadeleleri buna karşı. Lakin 20. ve 21. yüzyılın sahiplerinin, yani hükmedenin safında oldukları ve bu şaşalı ve gösterişli hayatların sahiplerini savundukları için, üretilen yalanların en büyük müşterileri onlardır. Ve bu yalan sayesinde de bu şehitlerin bile kendi hastalıklı dünya görüşleri için şehit olduklarına inanırlar, onları sahiplenirler.


Onlar şehitleri ve kahramanlık hikayelerini sahiplenirler, fakat o şehitlerin uğrunda öldükleri şeye lanet okurlar. Milyonlarca şehidin uğrunda öldüğü şeyi bugün yeryüzünden silmek için çabalar dururlar.. Onlar kahramanlık yalanının sahipleridir, kahramanlar ise uğrunda kanları akıttıkları şeyin..



KANLI MEŞRUTİYET

$
0
0

Altı yüz yıllık bir devlet ve toplamda on sene süren iki Meşrutiyet dönemi...


Sultan Abdülaziz Han, Avrupa'yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı idi. Avrupa'daki gelişmeleri bizzat kendi gözleriyle görmüş, bunun için de Avrupa'nın ilmini ve fennini öğrenmeleri için öğrenciler göndermişti. Lakin bu öğrenciler Avrupa'nın ilmi ve fenninden çok hayat tarzının, yönetim tarzının alınması gerektiğini savunmaya başladılar. Şaşalı Avrupa hayatına öylesine kapılmışlardı ki, artık tamamen Avrupalılar gibi giyiniyor, Avrupalılar gibi konuşuyor ve en önemlisi de Avrupalılar gibi düşünüyor ve inanıyorlardı.

Kraliçe Victoria Sultan Abdülaziz'i karşılarken
Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Yeni Osmanlılar ya da İttihat ve Terakki, adına her ne derseniz deyin, her birinin amacı Avrupa'daki rejimi ve hayatı Osmanlı topraklarına getirmekti. Milliyetçilik akımının bu topraklardaki ilk savunucuları idiler.


O dönemin fikir zehri de buydu; milliyetçilik. Ve bu aydın görünümlü fikir tetikçileri, bu fitneyi Osmanlı'ya sokan kişiler oldular. Bünyesinde yüze yakın ulus bulunduran koca bir imparatorluğun içine milliyetçilik fitnesini sokmak, onun köklerine dinamit döşemekten farksızdır.


Midhat Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Tevfik Ebuzziya, Şinasi, Abdullah Cevdet, Yusuf Akçura, Prens Sabahattin gibi isimler ilk nefeste aklıma gelen isimler benim..

Namık Kemal
Milliyetçi aydınlar, özgürlük ve hürriyet adını verdikleri bir ütopya peşinde koşarak koca bir imparatorluğu parça parça ettiler. Başlarda muhalefette idiler ve mevcut yönetimi ''istibdat'', ''diktatörlük'' diye eleştirdiler hep. Sonra darbelerle başa geldiler ve istibdadın, diktatörlüğün görülmemişini yaptılar.


Her şey Meşrutiyet sevdası ile başlamıştı. Osmanlı'nın son döneminde yapılan iki büyük darbe olan Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid darbelerinin temelinde Meşrutiyet'i ilan ettirme amacı vardır.


Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz'in Meşrutiyet fikrine karşı çıktığını bilir. Sultan'ın bu konudaki görüşü değişecek gibi de değildir. Bu yüzden yerine Meşrutiyet'i ilan ettirme vaadiyle yeğeni Sultan V. Murad'ı getirmeye karar verir topladığı cuntayla.


Batı meşeili bu paşa ve aydınlar, Avrupa tarihi okuyup, orada ''Fransız İhtilali''ni görünce, ağızlarının suyu akmaya başlar. Fransız ihtilalinin ''Özgürlük, eşitlik, kardeşlik'' sloganını kendilerine şiar edinirler. Bu yolun sonunda da, Fransız ihtilalinde olduğu gibi, en büyük hayalleri vardır; Cumhuriyet..


Hatta Midhat Paşa, sahip olduğu nüfuz ve arkasındaki özellikle İngiliz desteğine güvenerek o kadar küstahlaşır ki; ''Bugüne kadar Ali Osman oldu, bundan sonra da Ali Midhat oluversin'' diyebilecek raddeye varır. Böylesine büyük bir kibir sahibidir.


Ve nihayet bir gece yarısı birkaç yüz asker, ''padişahı koruma'' bahanesiyle Dolmabahçe'nin kapılarına kadar getirildi. Tam o sırada V. Murad'ın cülus topları atılmaya başlandı ve Sultan Abdülaziz; ''Görüyor musun valide, kendi elimle silah verdiğim askerler beni amcam Sultan Selim Han'a benzettiler, bunlar Murad'ın cülus topları'' dedi bu durum karşısında.


Sultan Aziz Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarılırken, sarayda bulunan her türlü mücevher, her türlü değerli eşya yağma edildi. Hatta padişahın haremindeki kadınların küpeleri, takıları bile üzerlerindeyken alındı. Hatta Sultan'ın hanımı Neş'erek Kadın Efendi'nin üzerini örten şal ve kulaklarındaki küpeler, askerler tarafından alınmıştır. Bir İslam halifesinin, bir Osmanlı Sultanının hanımının üzerindeki şalı alıp, üstünün başının görünmesine sebep olacak kadar gözleri dönmüş, aşağılık insanlar güruhu tarafından yapılmıştır bu darbe.


Yalnız bu darbeden ne halkın, ne devlet ricalinin, ne de askerin haberi vardı. Hatta darbeden sonra halka ''Sultan Abdülaziz öldü, yerine Sultan Murad Han geçti'' diye tellallar gönderildi. Lakin ordunun Sultan Aziz'e sadık olması, halkın onu sevmesi, bu yüzden de halkın ve askerin sabık Sultanı tekrar başa getirebilme ihtimali nedeniyle, darbeci cuntanın tek çıkış yolu Sultan Aziz Han'ı katletmek idi.


Hatta bu yüzden halden sonra kendisini Topkapı Sarayı'na, Sultan III. Selim'in boğdurulduğu odaya naklettiler. Gayet açık bir mesaj verdiler yani, belki de o odada öldüreceklerdi ama yeğeni Sultan Murad'a başka bir yere nakil olmak isteğini iletince, kendisine Fer'iye Sarayı'nda bir oda hazırlandı.


Hal edilişinden yalnızca beş gün sonra, odasına giren pehlivanlar tarafından bilekleri kesilerek şehid edilir sabık Sultan. Kayıtlara; ''Tahttan indirilmenin teessürü ile intihar etmiştir sabık Sultan'' diye geçirildi. İlginçtir ki hanımı Neş'erek Kadın Efendi de bilekleri kesik halde ölü bulundu kısa süre sonra..

Serasker yani Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa, cesedi kontrol için gelen doktora; ''Ahmet Ağa, Mehmed Ağa değil, bir padişah bedenidir bu, her yerini gösteremem sana'' diyerek doktorun kontrolüne engel olmuştur. Çünkü Aziz Han hemen olay yerinde can vermemiştir. Hüseyin Avni Paşa sabık Sultan'ın perdeyle örtülmüş yüzünü açtığında, canlı olduğunu görür ve üzerini tekrar kapatır.


Konuyla ilgili dönemim Sadrazamı Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa şöyle der;
''Naaşı karakola getirmişler ve getirdikleri zaman hayat belirtileri mevcut imiş. Hekimler de karakola geldikleri zaman hayat belirtileri olduğunu tasdik etmişlerdi. O vakit bunu sordum. Fakat padişahın konuşmaya mecalinin olmadığı cevabını almıştım. Karakolda ne kadar yaşadığını bilemiyorum, zira ben sonradan gelmiştim ve bunu orada bulunan vükela, vüzera ve ulemadan öğrenmiştik.''

Çerkes Hasan
Çerkes Hasan, Sultan Abdülaziz'in hanımı Neş'erek Kadın Efendi'nin kardeşidir. Ayrıca padişah yaveridir. Sultan Aziz'in ve ablasının öldürülmesinden sonra, tüm bunların arkasında olan isimleri çok iyi bildiğinden eline silahını alır...


Midhat Paşa'nın konağıdır yer. Darbe cuntasının neredeyse tamamı o gün o konaktadır. Çerkes Hasan kapıyı tekmeleyerek içeriye girer ve toplantı yaptıkları salonu ''Davranmayın!'' diyerek basar. Tam karşısında duran Hüseyin Avni Paşa ve Mehmed Raşid Paşa dahil beş kişiyi oracıkta öldürür ve üç kişiyi de yaralar. Midhat Paşa'yı da öldürmek için kovalar ama başarılı olamadan askerler tarafından yakalanır.


Koca bir İslam Halife'si ve Osmanlı Sultanını, bir de ablasını öldüren bu gözü dönmüş, hırslarının ve arzularının kölesi, yabancı devletlerin de maşası olmuşların hak ettikleri cezayı kendi hayatı pahasına kendisi vermiştir.

Ertesi sabah ne bir mahkeme ne bir ifade olmaksızın, yahut kayda geçirilmeksizin Beyazıt Meydanında asılmıştır.


Kirli Oyunlar ve En Uzun Yüzyıl'ı izlemenizi tavsiye ederim konuyla alakalı.
En Uzun Yüzyıl'da bazı hatalar olmasına rağmen yine iyi niyetli, güzel bir çalışma yapmışlar. Sonuç olarak anlatmak istedikleri şeyi anlatmışlar, amaç yerini bulmuş yani.


Sultan V. Murad amcasına, bir Osmanlı sultanına, bir İslam halifesine yapılacak olan darbenin içinde yer aldığı için fena halde gerilir ve sinirleri bir hayli bozulur. Darbe gerçekleştikten birkaç gün sonra da amcasının öldüğü haberini alınca çok daha bozulur sinirleri. Bunun üzerine bir de Çerkes Hasan'ın Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Mehmed Raşid Paşa dahil beş kişiyi öldürdüğünü duyunca artık tamamen kaybeder kendisini.


Midhat Paşa'nın aldığı ''Meşrutiyet'' sözünü; ''Ben Meşrutiyet falan hatırlamıyorum'' diye her seferinde geri çevirmesinden ve içinde bulunduğu sinirsel bozukluktan dolayı yalnızca 99 gün tahtta kalır. Midhat Paşa'nın sonraki durağı, veliaht Şehzade Abdülhamid'tir. ''Eğer Meşrutiyet'i ilan edersen, seni tahtta geçiririz ve arkanda oluruz.'' der Midhat Paşa Şehzade Abdülhamid'e, o da kabul eder.


Yani Meşrutiyet sevdası Osmanlı'ya bir darbeye, bir Sultan ve bir Halife'nin canına, ardından gelen onlarca kişinin canına ve beş ay içinde üç padişah değişikliğine mal olmuştur. İlk Meşrutiyet, böylesine ihanet ve kan ile gelmiştir; ikincisi ise çok daha büyük bir ihanet ve çok daha fazla kan ile..


Altı yüz senelik bir devlet ve toplamda on sene sürmüş bir Meşrutiyet dönemi...
On sene süren Meşrutiyet döneminin ilk kısmı, I. Meşrutiyet..
Cebir ile Padişah hal edip, kanına giren, saray yağmalayan, kadınların ziynetlerine göz diken, batılı devletlerle işbirliği yapan, kendisine ekmek ve makam veren Sultanlarına ihanet edenlerin kendilerini ''aydın, batılı, ilerici, okumuş'' olarak tanımlayan adamların eseri olan ''İlk Meşrutiyet''..


Dokuz sene içinde parçalanacak olan imparatorluğu elinde bulunduran II. Meşrutiyet'in kapısını aralayan I. Meşrutiyet..

BEN, ÇERKES HASAN

$
0
0

Ben, Çerkes Hasan.
Cebir ile, zor ile padişah hal etmek, sonra da katletmek ne demekmiş hepinize göstericem. Yemin olsun göstericem...

...

Babam Kafkaslarda Ruslara karşı uzunca mücadele eden Çerkes Gazi İsmail Bey'dir. Ablam Nesrin Sultan saraya gittikten sonra Padişah Efendimiz Sultan Abdülaziz ile evlendi. Ben ve kardeşim Osman, Çerkeslerde adet olduğu üzere askerlik mesleğini seçtik ve subay olduk. Zamanla yükselerek Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) ve Şehzade yaveri oldum.


Ablam Nesrin Neş'erek Kadın Efendi, Padişah Efendimize Mehmed Şevket Efendi, Esma Sultan ve Emine Sultan olmak üzere üç tane nur gibi evlat vermişti. Şevketli, Devletli Padişah Efendimiz hem bana, hem ablam Sultana, hem de şehzadelerimize, sultanlarımıza ziyadesiyle nazik ve sevecen davranırdı. Kendisi dışarıdan ne kadar heybetli, ne kadar azametli duruyorduysa; içeriden, iç dünyasından da bir o kadar nazik, sevecen, şefkatli ve merhametli idi. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'a, böylesine bir şevketli Sultan'ı bize verdiği için şükreder, onu başımızdan eksik etmemesi için de niyaz ederdik.


Haşmetli Hakanımız Sultan Abdülaziz Han Hazretleri, Devlet-i Aliyye'nin gelişmesine ve askeriyeye çok itina gösterir idi. Kurduğu donanma, zamanın en iyi donanmalarından biri olmuş idi. Sadaretteki bazı paşalar üzerilerine düşen görevleri layıkıyla yapamadıklarından ekonomik bazı sıkıntılar baş göstermiş olduğu malumdur. Lakin şu da malumdur ki, cihanın en büyük askeri kuvvetini kurmaya teşebbüs etmek, bu konuda geceyi gündüze katmak elbette ki borçlanmayı getirecektir. Lakin bunlar üstesinden gelinemeyecek borçlar değildi.


Cennetmekan Haşmetli Efendimiz Sultan Abdülaziz Han Hazretleri, memleketin gelişmesi ve ilerlemesi ile öylesine meşgul idi ki, kendi eliyle silahlandırdığı bazı paşaların ikbal hastalığına yakalandıklarını fark edememişti. Balkan topraklarımızda yaşanan felaketlerden sonra İngiliz Sefaretinden aldığı destekle Midhat Paşa önderliğindeki birkaç paşa, parayla topladıkları birkaç yüz işsiz ve öğrenciyi Dolmabahçe Sarayı'nın önüne istiflemiş ve bu felaketlerden hükumetin sorumlu olduğunu, halkın da bu hükumeti istemediğini söylettirmişti. Eline para sıkıştırılan birkaç yüz işsiz ve aklı ermez öğrenciyi sarayın önüne sürerek; ''halk böyle istiyor'' dedirttimişlerdi.


Cennetmekan Hazretleri eli mahkum kabul etmişti bunu. Hükumeti değiştirmişti. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa görevinden azledilmiş, yerine Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa; Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi yerine Hasan Hayrullah Efendi, Serasker Abdülkerim Nadir Paşa'nın yerine Hüseyin Avni Paşa getirilmişti Zat-ı Şahane'nin emriyle.


Bu paşaların tamamı, daha önce Zat-ı Şahane'lerinin görevden azlettiği paşalar idi. En tehlikelileri de Midhat ile Hüseyin Avni Paşalardı. Midhat Paşa, İngiliz sefaretinin Devlet-i Aliyye'deki en güvendiği isimdi. Göklere ulaşacak kadar büyük kibir sahibi idi. Tebaasının uğurlarında öldükleri ve her daim seve seve ölecekleri Hanedan-ı Ali Osman'ı, kendi kibrinden daha küçük görür; ''Bugüne kadar Ali Osman oldu, bundan sonra Ali Midhat oluversin'' diyecek kadar nefsinin, şeytanının ve küffarın oyuncağı olmuş bir sefil idi.


Hüseyin Avni Paşa ise bir o kadar kibirli, fevkalade kindar, hırslı ve tamahkar biri idi. Aslında zamanı geldiğinde Midhat Paşa'yı bile harcayabilecek bir yapıya sahipti.  Lakin paşanın arkasında duran gücü bildiğinden buna pek cür'et edemiyordu. Devlet-i Aliyye'nin bütün ordularının başına geçmişti bu yılan. Ama bu ona yetmiyordu. Yetmeyecekti.


Bu hükumet, makam ve mevki değişikliğinden sonra nefislerinin gülünç birer oyuncağı olmuş bu ikbal düşkünü paşalar Haşmetli'ye ''Meşrutiyet''i ilan ettirme çabasına girdiler. Lakin Haşmetli buna sıcak bakmıyordu. Hakeza bu durum, bütün cihan devletleri Devlet-i Aliyye'den bir parça koparmak isterken olacak şey değildi. Heyhat! Bu paşalar da zaten bizzat o cihanın geri kalan devletlerinin bu topraklarda makam mevki sahibi olmasını istedikleri paşalar idi.


O gece dalgalar kadar günah vardı bu şehirde..
Denizler kadar büyük günah vardı..


Padişahı korumaya geldiklerini sanan yüz kadar asker, üzerilerine asker üniforması giydirilmiş yüz kadar harbiye öğrencisi toplandı Dolmabahçe Sarayı'nın önüne. ''Padişahın canı tehlikede, onu korumaya geldik'' dendi saray efradına. Silahlar dayadılar kafalara. Karşı çıkanları darp edip tutukladılar. ''Padişahı koruyoruz'' diye girdiler saraya, ardından Şehzade Murad'ın cülus topları ateşlendi. Cennetmekan anlamıştı durumu. Yanına giren askerler; ''halk sizi tahttan indirdi'' dediler Haşmetli'ye. Heyhat! Hangi halk? O gece orada olanları bilmeyen halk mı..


Günahları bununla bitmedi..
Harem dairesine girmeye bile tenezzül etti, cesaret gösterdi bu hırstan, açgözlülükten gözleri dönmüşler.. Harem ahalisinin sahip olduğu cümle mücevheratı ''bunlar millete aittir'' diyerek ceplerine attılar. Ablam Nesrin Sultan'ın üzerini örtmek için aldığı şalı bile üzerinden çekme, el sürme cesaretini, küstahlığını gösterdi bu kalleş köpekler..

Bir İslam Halife'sine, bir İslam Halife'sinin haremine el uzatabilecek kadar gözleri dönmüş, küstahlaşmış, nefisleri oburlaşmış, kibirleri boylarını aşmış, şeytanın oyuncağı olmuş bir sefil sürüsü idi oradakiler..

Harem ahalisinin ellerindeki, kollarındaki, kulaklarındaki mücevheratı dahi almışlar, sarayı tamamen yağma etmişlerdi. Ablam Sultan'ın üzeri açılmış, o soğuk ve yağmurda hasta edilmişti. Haşmetli Hakan saraydan ayrılmadan önce yanına amcası Sultan Selim'in kamasını almış idi kendisini muhafaza etmek için.


Kendisini önce Topkapı Sarayı'nda, Sultan Selim Han'ın boğdurulduğu odaya naklettiler. Mesaj vermek için.. Bir iki güne de Fer'iye Sarayı'na nakledildi Haşmetli. Ekmeğinden, suyundan kestiler. Odasından dışarı çıkmayı yasak ettiler. Sabık bir İslam Halifesi'ne layık gördükleri muameleye bakın.. Sinelerinden vicdan yerine taş taşıyandan başka kim eder bunu deyin bana!


Kim milletin Halifesi'ni cebir ile, zor ile, yalan ile, dolan ile, hile ile tahtından indirir? Kim Emir-ül Müminin'in tahtını gasp ile elinden alıp, kendisini aç, susuz, ıssız bir odaya hapseder? Deyin bana!


Her büyük günah, bir diğerini doğururmuş.. Şeytana eğer güç verirseniz, insanı insana, kardeşi kardeşe kırdırır. Kan dökülür.  Hak'kın yarattığı cihanda haksızlık alır başını gider. Günah kaplar dört bir yanı. Nefes aldıkça günaha batarsınız. Nefes verdikçe günaha bulanırsınız. Otursanız bir günahtır, kalksanız ayrı bir günah.. Toprağın altı, toprağın üstünden daha hayırlıdır öyle zamanlarda. Çünkü toprağın üstünde yaşayan Ademoğlu, toprağın altında yatan Ademoğlunun yaptığı hataları tekrarlar. Daha büyüklerini işler.. Toprak altında olanların pişman olduğu şeyler için, toprağın üstündekiler birbirlerini yer, bitirir, kan döker..


Hal edilişinden daha beş gün geçmişti Zat-ı Şahane'nin. Vakit sabahtı.
Haşmetli'nin kendisini muhafaza için yanına aldığı kaması gizlice alınmıştı. Damad Mahmud Paşa sabık Sultan Efendimizin güya hizmetine üç pehlivan atamıştı. Pehlivan Mustafa Çavuş, Boyabatlı Hacı Mehmed, Cezayirli Mustafa...


Mabeynci Fahri Bey vardı bu cellat güruhunun başında. Altı- yedi kişiydiler. Birileri kapıyı kollarken, diğerleri Haşmetli'yi derdest etmişler, bacaklarına ve kollarına oturmuşlar ve bileklerini kesmişler idi. Bir Hanedan üyesinin, hele ki sabık bir padişahın, bir İslam Halifesi'nin kanına girmişler, kanını akıtmışlardı. O kan damlası yere düştüğü anda çekilecek cezadan o itlerin her biri sorumlu idi, lakin bunu millet daha ağır ödeyecekti..


Paşalar haberi evlerinde beklemekteydiler. Mabeynci Fahri Bey derhal Hüseyin Avni Paşa'ya haber götürmüş idi. Bu kindar ve hırs düşkünü paşa da Haşmetli'nin naaşını görmeye geldi. Lakin padişah efendimiz hala hayatta idi. Üzerine bir pencere perdesi örtülmüş şekilde yatıyor ve inliyordu. ''Allah'' diyordu..


Bedeni muayeneye gelen doktorlara izin vermedi Hüseyin Avni Paşa. ''Bu avam bedeni değildir, sabık bir padişahın bedenidir.'' diyerek engel oldu cümle doktorlara. Dokunmadan, bakmadan, görmeden rapor yazacaksınız dedi.


Bir cihan sultanı, bir İslam Halifesi, bir Osmanlı Hakanı, bir hanedan üyesi kanlar içinde inleyerek, acı çekerek, saatler içinde öldürülmüştü. Birkaç gün sonra da ablam Sultan'ı aynı şekilde öldürdüler bu eşkıyalar.


Mesele kapatıldı, insanlar susturuldu, ahaliye yalan üzerine yalan söylendi. Suçlular ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyor ve zafer çığlıkları atıyordu. Artık tüm gücün kendi ellerinde olduğuna inanıyorlardı.


Amma kimse bilmese de ben bilirim hakikati. Kimse etmese de ben ederim cesaret. Ah ettim, ahdettim. Her kim girdiyse Padişahın kanına, onun kanını dökmek farzdır!

''Ablamın da, padişahımızın da kanı yerde kalmayacak, milletin hakkı yerde kalmayacak, ümmet-i Muhammed'in hakkı gasp edilmeyecek!'' dedim.

''Cebir ile, zor ile padişah hal etmek, sonra da katletmek neymiş hepinize göstericem. Yemin olsun göstericem!'' dedim.


Tabancalarımı aldım, üniformamı giydim ve Midhat Paşa'nın konağında gittim. ''Davranmayın'' diye girdim içeri. Önce Hüseyin Avni Paşa çıktı karşıma, oracıkta vurdum. Sonra önüme kim geçtiyse ona ateş ettim. Heyhat! Midhat Paşa'yı kaçırdım elimden! Amma Hüseyin Avni Paşa kurtulamadı Allah-u Teala'nın kısasından.


Sonra askerler çullandı üzerime, derdest edildim, zindana atıldım. Birkaç saat sonra da hakkımda hüküm çıktı, idam dediler. Ne kayıtlara geçirdiler, ne doğru dürüst mahkemeye çıkardılar, ne de doğru dürüst dinlediler. Hüküm de onlarındı, karar da, infaz da.. Dünyadaki hüküm, asıl hüküm sahibine kul olanların değil de, nefsine ve şeytana kul olanların eline geçti mi vay mazlumların haline..


Beyazıt Meydanı'na götürdüler sürükleye sürükleye kollarımdan. Duymayan duysun, bilmeyen bilsin. Hüseyin Avni Paşa'yı ben öldürdüm. Ben, Çerkes Hasan. Cebir ile, zor ile padişah hal etmek, sonra katletmek neymiş hepsine gösterdim. Gösterdim ki kimse bi daha milletin hakkına tevessül etmesin. Bir daha Halife'ül Müslimin kanı yere dökülmesin.


Herkes değil, birkaç yiğit hatırlasın beni.
Beyazıt Meydanı'ndan geçerken; ''Çerkes Hasan burada asıldı, burada şehid edildi'' desin. Bir Fatiha okunsun ardımdan, kafidir. Fazlasında gözüm yoktur.


Ben, Çerkes Hasan. Hak'tan geldim, Hak'kı aramak, Hak'kı almak uğrunda Hak'ka gittim..


MUHTEŞEM YÜZYIL KÖSEM

$
0
0

Yaklaşık yedi aydan sonra herkese selamun aleyküm. Çok uzun bir ara oldu. Bu ara süresince gelen mesajlar sayesinde ne kadar çok tanımadığım dostum olduğunu gördüm bir kez daha. Yazmayı özlemişim. Ama bu süre zarfı içerisinde epey şey biriktirdi hayatımda ve kafamda, şimdi her birini yazıya dökmeye başladım Allah'ın izniyle...


Diğer yazılara ve konulara odaklanmışken, televizyonda geziniyordum biraz önce. Doğaçlama ve kısa bir yazıyla bu uzun arayı kapatmanın ilk adımını atayım dedim.

Şuan, bir önceki dizinin devamı olan ''Muhteşem Yüzyıl Kösem'' vizyona girmiş, ilk bölümü oynuyor. Muhteşem Yüzyıl hakkında yeterince konuşmuş, dizideki aptallıktan öte şerefsizlik kokan hataları bir bir yazmıştık.

Muhteşem Yüzyıl Takım Elbise-i Dürun
Bu dizide daha ilk bölümünün 15 dakikasından, bütün bir sezonu ve bütün bir diziyi %100 oranında çözmüş bulunmaktayım. Zaten bu dizinin de bir öncekinin renkli fotokopisi olacağı konusunda kimsenin şüphesi yoktu. Lakin ben şunu söylemek istiyorum; Bu, kendilerine verilen para ve görev doğrultusunda bu topraklardaki insanların akıllarına zehirli bir şeyler sokmakla görevlendirilen takım elbiseli, boğazın karşısındaki şato misali villalarında bacak bacak üstüne atıp şampanya yudumlayan paralı tetikçiler, bir önce yaptıkları dizinin reytingleri çok iyi olduğundan, bu dizide kendilerini daha rahat hissedecekler. Çünkü biliyorlar ki, dizilerinin reklam yapmaya bile ihtiyacı yok, zira ismini bile değiştirmediler.


Amaçları bir önceki seyirci kitlesini korumak. Bu yüzden aynı isim ve müzikler üzerinden devam ediyorlar.

Mide bulandırıcı takım elbiseli paralı tetikçiler...


Hani aptal Avrupalılar hep ''Barbar Türklerrrrr !!! '' diye ağızlarını kulaklarına varacak kadar açıp içlerindeki küçük dilleri göstererek, salyalı sümüklü bağırırlar ya, işte onların soydaşları, kandaşları, fikirdaşları ve yandaşları, yüz yıldır bu topraklarda istedikleri gibi at koştururlar. O koşturulan atların en önemli kulvarlarından bir tanesi de hep medya ve basın ayağı olmuştur.


''Siz Osmanlılardan, Türklerden ve Müslümanlardan intikamımızı alacağız'' demenin medyacası ve dizicesini görüyoruz sadece. Anlayabilmenin tek yolu da, o dili bilmek. Dil bilmezseniz, dil anlamazsınız. Dil bilmezseniz, size söylenilen şeyleri de anlamazsınız, gösterilen şeyleri de...


Şahsen ben bir dizi yapsam, bana çektiren, bana zararı dokunanlara giydiririm. Bu adamlar da 400 yıl Selçuklu, 600 yıl Osmanlı ve daha öncesinde de Hunlar, Eyyübiler, Emeviler ve daha nicesi sebebiyle şuan kurdukları sömürü düzenini kurmalarına binlerce yıl engel olan devletler ve milletlerden nefret ederler. Sonunda her birini yıktıkları ve dünyanın neredeyse tamamını köleleştirip sömürdükleri için, tarihle de hesaplaşıyorlar.


Bu topraklara gönderdikleri en büyük savaşçıların ellerinde ne yazık ki kılıç olmadı hiçbir zaman. Önceleri kalem vardı, şimdi ise kalemin yanına bir de mikrofon, kamera ve televizyon da eklendi.

Kalem kılıçtan keskindir derler, unutmayın...
Şimdi bu atasözüne bir de; ''televizyon kılıçtan, hatta atom bombasından daha keskin ve tahrip gücü daha yüksektir.'' diye yeni bir versiyon eklemek lazım.



İşte bu paralı medya ve televizyon tetikçileri bu ülkenin beyazlarıdır. Ne manidardır ki, bunların ekseriyeti de ithaldir.

Hani şu utanılacak tarihlerini, yaptıkları diziler ve filmlerle inanılmaz derecede yücelten batılılar var ya, tarih kitaplarında hükümdarlarının ve Papa'larının ne derece aptal ve acımasız adamlar oldukları yazarken; filmlerde ve dizilerde gözleri yaşartacak kadar kahraman, bilge, şairsel ve merhametli hükümdarlar ve Papa'lar görürsünüz.


Kendilerini yüceltirken de bizi alçartırlar. Geçen sene falan Dracula diye bir film çıkmıştı, can sıkıntısından gideyim dedim, başka gidilecek film olmadığından. Filmde Kazıklı Voyvoda II. Vlad anlatılıyor. Bildiğiniz gibi lakabı Dracula'dır. Bu adam ağır derecede Müslüm Gürses hayranıdır. Gelen elçilere Müslüm Baba dinletip, ''benimle birlikte jiletleyeceksiniz kendinizi'' diye işkence eder.


Şaka bir yana bu herif psikopat derecesinde, hastalıklı bir sadisttir. Kendisine gönderilen elçileri kazığa oturtması sebebiyle ''Kazıklı Voyvoda'' lakabını almıştır. Dracula ve vampirlik iddialarının temelinde ise, ölen karısının kanını içmesi vardır. Evet, bildiğiniz, adam ölen karısının kanını lıkır lıkır içmiştir. Yarasın.


Fakat, şaka gibidir ki, batılılar böylesine hastalıklı bir sadisti bile yüceleştiren bir kahramanlık hikayesi yazmışlar ve  oynatmışlardır. Ve işin manidar, acı tarafı da bize bunu öyle bir kakaladılar ki, ben bile filmi izlemeye gittim. Adamlar yaptıkları filmlere öylesine güveniyorlar ki, Osmanlı'ya resmen ana avrat küfreden bir film yapmakla kalmayıp; zerre kadar tereddüt etmeden o filmi buraya, Osmanlı topraklarına ihraç ediyorlar ve buradan da para kazanıyorlar.


O topraklarda o filmleri ve dizileri yapanlarla, bu topraklarda aynı tür film ve dizileri yapanlar, emin olun tamamıyla aynı kişilerdir. Finansörleri aynıdır, aynı yerden para alırlar, aynı yerden emir alırlar. Yalnızca o topraklarda isimleri George'dur, Michael'dir, Jack'tir; bu topraklarda Aydın'dır, Doğan'dır, Rahmi'dir, Koç'tur, Yağmur'dur, Meral'dir falan filan...


Tuhafınıza gitmedi mi; batılılar Osmanlı'ya söver, bu ülkedeki beyazlar Osmanlı'ya söver, Yahudiler Osmanlı'ya söver. Anladınız herhalde ne demek istediğimi...

Yani ne zorunuz var kardeşim yüz yıl önce yıkılmış gitmiş bir devletle de, hala ve hala sövmeden duramıyorsunuz?


Ama ben size söyleyeyim ne zorları olduğunu; Osmanlı denilen devlet bir saray, bir padişah, binlerce asker ve devlet binalarından oluşmuyordu. Bunun en büyük kanıtı zaten hala ve hala Osmanlı kelimesine bile tahammül edememeleri. Çünkü bu devlet bir dava, bir ideal, bir amaç uğruna kuruldu. Ve bu devleti yıkanlar biliyorlar ki, devletin ismini yıktılar, cismini yıktılar, topraklarını aldılar, padişahını sürgün ettiler ama o davayı, o ideali, o amacı hala yıkabilmiş değiller.


Bu insanlar Osmanlı'ya bütün dünyayı fethetti, kralları diz çöktürdü, denizlere okyanuslara hükmetti diye sevmiyor. Bu insanlar Osmanlı'yı, kendi inandıkları şeyi layıkıyla savunduğu, dünyaya adalet ile hükmettiği için seviyor.



İşte bu yüzden bu devletin ismini ve cismini ortadan kaldıranlar, yüz yıldır da insanların kalplerinden kaldırmaya çalışıyorlar. Alın size Muhteşem Yüzyıl, alın size kırk yıldır Türk sinemasında yapılan filmler, alın size yıllardır Müslümanlar, bilhassa da Osmanlı'yı kötüleyen, barbar gösteren Holywood filmleri ve alın size Muhteşem Yüzyıl Kösem...


Lafa gelince; ''Efenim bu sadece dizidir, abartmayın'' diyenler, icraata gelince Mustafa Kemal'i Türkçe ezan komisyonu oluştururken ve ezanı Türkçe'ye çevirtirken gösteren Trt 1 dizisi Yol Ayrımı'nı dizi yayından kaldırılana kadar çarmıha gererler.


Söz konusu dizimize gelirsek eğer, biraz önce dediğim gibi, bir önceki dizinin sahip olduğu izleyici kitlesine güvendiklerinden çok daha cüretkar bir senaryo olacak bu. İlk dakikalarından anladım zaten bunu. Resmen, Osmanlı askerleri geldi ve ileride Kösem Sultan olacak Anastasia isimli kızı ailesinin elinden kaçırdılar.

Şirinler köyü gibi bir yerde yaşayan, mutluluklar içinde coşan, şarkılar ve şiirlerle hemhal olan güzel bir ada kasabasını gaddar, alçak, merhametsiz ve barbar Osmanlı askerleri basar ve kasabadaki o güzeller güzeli kızı kaçırırlar...


Hatta gördüğüm kadarıyla ileride Osmanlı Sultanı olacak bu kadını, bir yeniçeriye aşık edecekler... Hey yavrum hey...

Tabi yine bu dizilerin olmazsa olmazı, gece kulüplerine gidiyormuşcasına giyinen kadınlar. Göbeklere kadar inen dekolteler, danslar, içki sofraları, zevk-ü sefa içerisinde bir hayatın anlatıldığı bir sevgi kelebeği dizisi daha...


Bu ülkede tarih bile ideolojilerin eline geçmiş ve can çekişmekte. Avrupalının, Asyalının, Afrikalının itiraf edip, teşekkür edip, övdüğü tarihsel olaylarımız, padişahlarımız ve yardımlarımız bile, bu ülkeye yerleştirilen kendi soydaş, kandaş, fikirdaş ve yandaşları tarafından lanetle anılmakta.


Şaşırmıyorum.

Dün Pelin Çift'in programına katılan ve sözde dört-beş yılını Lozan Antlaşması üzerine çalışarak geçiren, doktora tezi hazırlayan pek sevgili bir süslü teyze; ''Lozan kesinlikkkkkkkkkkkk.....le bir hezimet değildir, tam tersine çok büyük bir zaferdir.......'' dedi ya hani, programı o saniye değiştirdim. Teyzecik makyaj yapmaktan ve hangi nemlendirici krem kırışıkları daha fazla azaltır diye düşünmekten pek dersine çalışamamış olacak ki, Misak-ı Milli sınırlarını bile pek fazla bilmiyor.


İdeoloji işte aynen böyle bir şeydir. Sana siyahı beyaz, beyazı siyah; zengini fakir, fakiri zengin, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterir.


Neyse, bu kısa doğaçlama yazıyla sizlerle tekrar kavuştuk. Sizlere son tavsiyem olarak, merak ediyorsanız bile bu tür dizilere ve kanallara reyting kazandırmayın. İlle de bakıcam, bakmazsam bir yerim şişecek diyorsanız eğer, internetten bakın. Zaten o merak ediyo, bu bir sahnesini izlemek istiyo derken bu adamlar reyting kazanıyor, reyting kazandıkça daha da küstahlaşıyor ve cüretkarlaşıyorlar.


Sizlere mis gibi Diriliş Ertuğrul tavsiye ediyorum. Sonra Filinta tavsiye ediyorum. Ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Bir sonraki yazılarla, yakın bir zamanda görüşmek üzere...

Selamlar, saygılar...

MUHTEŞEM YÜZYIL KÖSEM ANALİZİ

$
0
0

Tekrardan selamun aleyküm.

Dün söz konusu dizi yayınlanırken, direkt olarak elime laptopumu alıp birkaç kısa şey yazmıştım. Yazdığım şeyler doğaçlama ve kısa olduğu için, birkaç kelam daha edebilirim diye düşündüm. Yazmaya başlamam için böle absürt, salakça dizilerin yayına girmesi gerekiyormuş demek ki...


Aslına bakarsanız bu yazıda çok sevdiğim Talha Uğurluel ağabeyimin Kösem dizisi hakkındaki analizlerini paylaşmak istedim sizlerle. Her zamanki gibi her bir cümlesine ve kelimesine imzamı atarım. Ben çok az baktığım için, pek ayrıntılı analiz yapmadım tabii. Bir de Talha Ağabeyimize bakayım dedim, bir şeyler yazmış mı konu hakkında.

Talha Uğurluel'den ;

Kösem Dizisi Analizlerim...

  • Dakika bir, gol bir... Fantezi Osmanlı dizileri hep bir kızın kaçırılmasıyla başlar. Bizi yanıltmadılar. Akıncıların işi zaten manken toplamaktı.
  • Kösem Sultan'ı diğer valideler gibi gayrimüslim gösterme gayreti var. Bosna Beylerbeyi getirdi. Boşnak demek dillerine dokunuyor.
  • Bir padişah öldüğünde, annesi maiyetiyle birlikte Eski Saraya gider. Yeni şehzadenin annesi Valide Sultan olur. Teamül böyledir. Rekabet olmaz.
  • Osmanlı'da havai fişek vardı. Osmanlı minyatürlerinde, özellikle gece mesirelerinde bunu çokça görmekteyiz.
  • Sultan I. Ahmet 14 yaşında tahta geçti, 14 yıl tahtta kaldı. 14. Osmanlı padişahı olarak, 28 yaşında vefat etti.
  • Ekber ve Erşad Kanunu, I. Ahmet'in de arzusu ile, Divan-ı Hümayun'un aldığı bir karar ile getirilmiştir.
  • Dizilerin haremlerindeki kızlar Tv'deki moda programlarındakiler gibi. Şımarık ve bencil.
  • Dekolteli elbise ile gezen babaannesi olanlar parmak kaldırsın :)
  • Prodüksiyonunuza laf söyleyen yok. Tarihten gerçek isim kullanıyorsanız, orjinaline sadık kalacaksınız.
  • Osman Gazi, Kur'an'ın karşısında, rüyasında göğsünden yükselen ağacı görmüştü. Dizideki Sultan Ahmet ise Anastasya'nın resmi karşısında gördü aynı rüyayı.
  • Her daim yabancı hanım almadılar. Yükselişe kadar Anadolu beyliklerinden, sonrasında Kafkas ve Çerkez hanedanlarından yığınla alınan hanım var.
Her bir cümle çok isabetli. 


Osmanlı hukukunda; ''Git bana şu resimdeki kızı bul, anasından danasından kopar getir, git ara bul getir, saçlarını yol getir'' diye bir şey yoktur. Bu, olsa olsa bir korsan devletin veya bir yığın haktan hukuktan anlamayan eşkıyanın ve kevaşenin yapacağı iştir; 600 yıl dünyaya nizam vermiş, koca ve köklü bir imparatorluğun değil.

Daha dizinin en başında, duygusal müziklerle bir Alice Harikalar Diyarı, bir Şirinler Köyü misali bir kasabada yaşayan güzel insanların, korkunç Osmanlı askerleri tarafından nasıl haksızca gasp edildiği anlatılıyor. 


Bakın televizyonun sesini kısın, o oyuncuları tanımayın ve bu diziyi birisi size göstersin, %99'unuz ''geri zekalı batılılar gene bizim tarihimize sövüyo işte anasını satayım'' der ve diziyi değiştirirsiniz. Şu geçen yazıda bahsettiğim Dracula filminden hiç farkı yok, hatta sövme konusunda fazlası var.


Ve bir de benim anlamadığım şey şu, bu ülkedeki beyaz Türkler; ''Osmanlı kadınları zorla kapatıyodu, bütün kadınlar kapalıydı, kadınlar özgür değildi'' diye her seferinde mide özsuları dışarı fışkırıncasıya dek bağırmıyorlar mı? E peki bu dizideki Victoria Secret marka iç çamaşırı giyen hatunlar ne ayak, ben onu bi anlayamadım...


Acaba Victoria'nın sırrı, 1500'lü yıllardan beri yaşıyor olması mı?

Bu diziyi yapan arkadaşların tarihle alakası olmadıkları gibi, bir de Game Of Thrones dizisini fazla izlemişler sanırım. Haremde resmen taht oyunları var. Bütün cariyeler birbirlerinin kuyusunu kazan, Talha Ağabeyimizin dediği gibi şımarık ve bencil. Her biri ''The Best Model of Osmanlı'' seçilmek için birbirlerine çirkin olma bedduası ediyor havasında.


21. yüzyıl kafasıyla 16., 17. yüzyıl hayatını anlatan bir dizi yaparsan, hele bir de amacın bu milletin kafasındaki Osmanlı algısını değiştirmek, kafalardaki ve gönüllerdeki Osmanlı sevgisini, saygısını yıkmaksa, ortaya böyle bir dizi çıkar en fazla. 

Kendisine oyuncu diyen bir avuç pespayeyi bir araya toplar; ağızları, boğazları hatta mide çeperleri dolana kadar onları paraya boğar ve bunun karşılığında kendi misyonerliğini yapmalarını sağlarsın. Onlar işlerine geldiğinde ''sanatçı''lardır. Sanat için her şeyi yaparlar ve sanatın özgürlüğünü savunurlar. Fakat, kendi ideolojilerine ters gelen yapımlardan teklif aldıklarında bunu kibirlerine yediremezler ve zamanı geldiğinde onları Taksim'e, Gezi'ye vb. yerlere çıkma emrini veren patronlarını kızdıracak şeyler yapmak istemezler.

Francis Ford Cappola'dan ; ''The Godmother''
Ama onlar sanatçıdır. Bütün vücutlarını aldıklarını para karşılığında teşhir etseler de, vücutlarını sermayeleri ve para kaynağı olarak görseler de, insanlık gururunu ve onurunu çiğneyecek her türlü role soyunsalar da; onlar birkaç dizi ve film afişinde isimleri yazdığı için sanatçıdırlar. Onlara dokunamazsın.

Konu ne ara buraya geldi ya?

Neyse.

Muhteşem Yüzyıl Kösem demiştik. Tarih benim en büyük hobilerimden biri. O diziyi baştan sona izlesem, minimum yirmi yazı falan yazmam gerekir her bir hatası ve vermek istediği mesajı yazmak için. Lakin dediğim gibi, bu tür dizileri televizyondan takip ederek, bu reyting emici para vampirlerine destek olmayın. Yalnızca sizin izlememenizle dizi yayından kalkacak değildir. Ama siz bunu yaparak kendi duruşunuzu, kendi safınızı belli edersiniz. ''Bir tek ben izlemesem, ya da izlesem ne olacak, bir reyting sonuçta'' gibi kokuşmuş, bonzaici ergen kafasıyla düşünülmüş cümleler kurma lütfen. Yıkamadığın şeyi beslemek zorunda da değilsin. Kurtul artık şu asalak amip psikolojisinden.

''kurban bayramından 1 gün önce ben :( ''
Kıssadan bir hisse yazıp, yazıyı bitirelim o zaman;

'' Nemrud, ona karşı duran Hz. İbrahim'in ateşe atılarak öldürülmesi kararını verir. Nerede ne kadar ağaç, odun ve yakacak bir şey varsa her birisini toplatır ve Hz. İbrahim'in atılacağı ateşe attırır. Ateş, artık o kadar büyür ki, etrafındaki insanlar ve hayvanlar bile sıcaktan kaçmaya başlar. Nemrud'un amacı, kendisine karşı duran herkese ne kadar büyük ve karşı konulamaz bir kral, hükümdar olduğunu göstermektir. Hatta ateş artık öylesine büyür ki, Hz. İbrahim'i yakından ateşe atmak imkansız olduğundan, bir mancınığa yerleştirirler.

Bu sırada bir karınca, ağzında taşıdığı suyla, bu göklere kadar varan ateşe doğru gidiyormuş. Bir başka karınca, onun bu telaşını görünce sormuş;

'' Bu aceleyle nereye gidiyorsun? ''

''Haberin yok mu? Nemrud, İbrahim Peygamberi ateşe atacakmış. Ben de ateşe su götürüyorum.''

Karınca gülmüş;

'' Senin bu ateşin büyüklüğünden haberin yok mu? Bu denli büyük bir ateşe, senin götürdüğün şu kadarcık şu ne etki edebilir ki? ''

Su taşıyan karınca şöyle cevap vermiş;
'' Olsun. Hiç değilse kimin tarafında olduğum anlaşılır...''


Selamlar, saygılar...

JÖN TÜRKLER 2015

$
0
0

1918'de İngilizler İstanbul'a girdiklerinde, onları ellerinde bayraklarla karşılayanlar vardı hani, hatırlar mısınız...?


1453'ten bu yana ilk kez düşman askerleri ayak basmıştı İstanbul'a 1918'de. I. Dünya Savaşı bitmişti, fakat İngilizler henüz almak istedikleri şeyi almış değillerdi. Tescilli bir süper güç olmak ve kendilerine ait olacak yeni bir dünya düzeni kurmak için, bir önceki süper gücü yıkmak ve toprakları üzerindeki enerji kaynaklarını ellerine geçirmek şarttı. Bu ikisi olmasa koskoca bir dünya savaşı, yalnızca binlerce insanın birbirini öldürdüğü bir it dalaşından başka bir olmazdı.


Çünkü insanların ellerine ''demokrasi'' adında uzaktan kumandalı bir oyuncak vereceklerdi ve savaştan birkaç yıl sonra hala bir Hilafet İmparatorluğunun varlığını sürdürmesi halinde, işgal ettikleri Müslüman topraklarındaki insanların bu oyuncağı o imparatorluğa katılma yönünde kullanabilme ihtimalinin ne derece güçlü olduğunu çok iyi biliyorlardı.


Sömürgelerini ellerinde bulundurma ve onlardan yararlanma konusunda kendilerine ciddi sorunlar çıkaracağından, başında Halife denilen bir devlet başkanının olduğu bir Hilafet Devleti'nin varlığını sürdürmesi oldukça tehlikeliydi İngiltere açısından.

Dikkat ederseniz, İngiltere'nin en çok sömürdüğü ve enerji kaynakları açısından en zengin coğrafya Müslüman coğrafyasıdır. Hindistan, Arap Yarım Adası, Afrika; kısaca Orta Doğu...


Çok büyük ve çok köklü devletler anca içten yıkılırlar. İngiltere, dışarıdan harika görünen maskeler üretti. Bu maskeleri, içleri çürümüş, kendisini ve ruhunu güç, ihtişam ve şaşaa sahiplerine satmış kişilere dağıttı ve o kişiler bu maskeleri takarak Osmanlı topraklarına döndüler. Maske o kadar güzeldi ki, her bakanın gözünü alıyordu. Bunun aslında bir maske olduğunu anlayıp, ona karşı durmaya çalışanlar ise toplum tarafından dışlanıyordu.


Maskenin adı bilimdi, modernlikti, çağdaşlıktı, medeniyetti. Dediğim gibi, dışarıdan baktığında harika görünüyordu. Lakin o maske çıktığında, altında yatan cüzamlı suratlar ortaya çıkacağını görebilen pek kimse yoktu. Yine dediğim gibi görenler de, göremeyenler tarafından geri kafalı olarak yaftalanıp, toplumdan dışlanıyordu.

Ne kadar komik di mi... Körler, görebilenleri toplumdan dışlıyor...


Ortaya bir paradoks çıkardılar. Zekice bir paradoks. Bilimi ve medeniyeti kullanan insanlar ürettiler fabrikalarında, sonra o insanların aynı fabrika çıkışlı birer fabrika ürünü olduğunu anlayıp, karşı çıkanları ''bilime ve medeniyete karşı çıkıyorlar'' diye yaftaladılar. Tıpkı aynı batının şuan demokrasi diye bir ütopya ortaya atıp, kendilerine karşı çıkan her kesime ''demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe karşı çıkıyorlar'' diye yaftalaması gibi.


İşte bu yüzden, kullandığın şey önemlidir. İyi bir şeyi maske ve kalkan yapıp kullanırsan, sana karşı çıkan insanları o iyi şeye karşı çıkıyor diye mimleyebilir ve destek görebilirsin. İşte size Yeni Kokuşmuş Dünya Düzeni...


1800'lü yılların sonlarına doğru ortaya çıkan bir ''aydın muhalefeti''dir söz konusu kesim. Üzerlerine batıdan aldıkları takım elbiseleri geçirmiş, kravatlarını takmış, saçlarını açmış, bir de aydın olmak için olmazsa olmaz olan içkilerini yudumlaya başlamış olan bu kesim, bütün dünyanın, bilhassa da Osmanlı'nın kendileri gibi olmalarının şart olduğunu savunmaya başlamışlardır. Çünkü onlara göre çağın gerisinde kalmamak, batının giyim tarzını da, yeme içme tarzını da, kültürünü de almakla mümkün olmaktadır.


İşte bunlar, haklının ve doğrunun yanında olmak yerine; güçlünün tarafında olmayı seçen maskelilerdir. Güce, ihtişama, şaşaaya öylesine kendilerini kaptırmışlardır ki, yaşadıkları bu zevk üzerine kurulu hayatı herkes tatmalıdır onlar için. Bunun yanında bir de bilim, teknoloji, demokrasi, insan hakları gibi ucube kalıpları eklediler mi, tamamdır. Zira koskoca Avrupa kendilerinin arkasındadır.


Jön Türkler, Genç Osmanlılar ya da adına ne derseniz deyin, bu kesimin büyük çoğunluğu Avrupa'da yaşayan ve oturdukları o lüks içinde Osmanlı'yı eleştiren, Osmanlı topraklarını paylaşmak için aç kurtlar gibi bekleyen Avrupalılara kendi vatanlarını durmaksızın kötüleyen maskeli bir güruhtur.


İşte tam da burada Necip Fazıl'ın şu sözü gelir aklıma;
''Bugün bizdeki muhalefet, iktidarı düşürme pahasına vatanı düşürmeye razıdır.''

Namık Kemal
Bu söz, bu yazının konusu.
Zira dönüp bakın Osmanlı'nın son 150 yılına. Aç kurtlar gibi üzerilerine çullanan Avrupalılara, bir yandan da Ruslara karşı mücadele verirken, bir de kendi içindeki bu Avrupa fabrikalarından çıkmış, birbirlerinin kopyası olan muhalefete karşı mücadele verdi koca devlet. Bir yandan Avrupa, diğer yandan Rusya saldırıyorken; Osmanlı bir de, kendisini bir kurt gibi içten kemiren, sürekli darbeler yapan, meclisler basan, ülkeyi savaşa sokmak için gemiler alan, gemiler vuran bu ''vatan, millet, hürriyettt'' diye bağırmaktan gözleri dönmüş ve salyaları akmış zombiler misali ne yaptıklarından habersiz olan aklı evveller ile uğraşmaktaydı.


''Bugün bizdeki muhalefet, iktidarı düşürme pahasına vatanı düşürmeye razıdır...''
Bakın tekrar arkanıza... Koca bir imparatorluğu kendi elleriyle yıktılar...


Ve eğer şimdi; ''Jön Türkler, Genç Osmanlılar o dönemde yaşadılar ve imparatorluk dağılınca, devlet yıkılınca ortadan kalktılar'' diye düşünüyorsanız; ya fazla Cem Yılmaz seyrediyorsunuz, ya da gerçekten gafilsiniz.


Laik, milliyetçi ve o dönemler meşrutiyetçi, daha sonraları da cumhuriyetçi olan bu kesim; en başlarda muhalefetlerdi, yıkılış arefesinde iktidarı zorla aldılar ve koca devleti kendi elleriyle yıktıktan sonra da ''laik, milliyetçi ve cumhuriyetçi'' olarak yeni devleti kendileri kurdular. Ve tam 1950'ye kadar, 27 sene hiçbir muhalefete izin vermeden kendi ütopyalarında kurdukları devleti, vatana millete zorla kabul ettirdiler. Laik olacaksınız, milliyetçi olacaksınız, cumhuriyetçi olacaksınız, cumhuriyeti koruyacaksınız, şapka takacaksınız, dar pantolon giyeceksiniz, ceket giyecek, kravat takacak ve bizler gibi aristokrat tipine bürüneceksiniz, kadınlar başlarını öyle veya böyle açacak, eğer açmazlarsa ne okuma, ne oy kullanma, ne doktor-öğretmen olabilme, ne de devletin herhangi bir kurumuna, hatta hastanelere bile giremeyecek, binlerce yıllık örf ve ananelerinizi birkaç sene içinde terk edeceksiniz ve batılılar gibi olacaksınız... Bu ülkede herkes aynı olacak. Olmayanlar ya dar ağacına, ya da ülke dışına...


Demokrasi denilen riskli kumar 1950 yılında Jön Türkleri iktidardan ezici bir çoğunlukla indirdikten sonra devam eden 65 yıl boyunca Jön Türkler iktidar olamadı. Lakin halkın karşısında kazanamadıkları yönetim hakkını asker ile sürdürdüler. Her on senede bir darbe yapabilip, sonra hala ''demokrasi'' ve ''egemenlik kayıtsız şartsız milletindir'' diyebilecek derecede zombileşmiş kafa yapısına sahip, tarihin çöplü sayfalarının kokuşmuş zihniyetleriydi bunlar.


''Bugün bizdeki muhalefet, iktidarı düşürme pahasına vatanı düşürmeye razıdır...''


Geçenlerde Rus savaş uçağını hava sahamızı ihlal etmesi nedeniyle düşürmüştük hatırladığınız gibi. Angajman kuralları gereğince bir ülkenin hava, deniz veya kara sahasına izin olmaksızın herhangi bir vasıta giriş yaparsa, sahası işgal edilen devlet o vasıtayı imha etme hakkına sahiptir.


Hatırlayanınız var mı bilmem, 2012-13 yıllarında birkaç kez Suriye ile bu tarz olaylar yaşanmış, bir Türk uçağı ve birkaç tane Suriye helikopter ve uçağı düşürülmüştü. Hatta uçağı düşürülen pilotun cenaze namazı benim o sırada bulunduğum bir camide kılınmıştı. Lakin o zaman ne içimizdeki Jön Türkler, ne de dünya kamuoyu bu konuyu birkaç saniyelik haberden ileri götürmemişti.

Link
Ve ben yine her türlü iddiaya varım ki, o düşürülen uçak bir Suriye, Lübnan, Mısır, Irak vb. uçağı olsaydı, dünya kamuoyunda da, Jön Türklerde de yine birkaç saniyelik haberden öte bir nitelik taşımayacaktı. Fakat düşürülen uçak bir süper gücün uçağı olunca işler değişir. Çünkü onların hayatları daha değerlidir.

Tabii ki öyledir. Yani Amerika şu 200 yıllık tarihinde milyara yakın insan öldürmüş hatta katletmişken, kendilerine yapılan saldırılarda birkaç kişinin hayatını kaybetmesi sonucu bütün dünyaya savaş açtılar. Fransızlar yine milyara yakın insan katletmişken, kendi vatandaşlarından birkaç tanesini kaybetmesi sonucu yine bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Şimdi aynı numarayı Ruslar çekiyor.


Amma ve lakin, aynı Rusya yıllardır orada milyona yakın insan katleden Esed'e havadan, karadan ve denizden yardım göndermekle kalmayıp, bir de geçenlerde Türkmen Dağları'ndaki Bayır Bucak Türkmelerini bombalamaya başlıyor. Bölgeye en az 200-300 belki de daha fazla yakınlıkta hiçbir Işid karargahı ve askeri bulunmazken, Rusya'nın bahanesi bir Cem Yılmaz esprisi niteliğinde;

''Işid'le savaşıyoruz...''

- Hangi Işid?

''Işiiiiddd.... Faruk Eczanesiiiii....''


Bölgede birkaç gün içinde yüzlerce insan öldüren Rusya, kendi hayatları çok daha değerli olduğundan, düşürülen bir uçak nedeniyle bütün dünyayı ayağa kaldırıyor ve resmen soğuk savaş ilan ediyor gördüğünüz gibi. Hatta Türkiye'den futbolcu alışverişini bile yasaklayacak kadar gözleri dönmüş haldeler şuan.


Birkaç sene önce Ukrayna'ya giren ve Kırım'ı alan, Ukrayna ile hala soğuk savaş halinde olan Rusya, tarihi boyunca asla değişmedi. Ve asla da değişmeyecek. İşte şu noktada tarih bilenler safında olmak bizlerin adeta velinimetidir.

İngiltere Rus Elçisi, bize 1915'i hatırlatıyor...

Rusya'nın birkaç sene önce işgal ettiği ve topraklarına kattığı Kırım için, 1853 yılında da bir savaş çıkarmış ve Kırım'ı işgale kalkmıştı. Aradan neredeyse 200 yıl geçmesine rağmen, Rusya'nın amaçları da, istekleri de, yaptıkları da hiç değişmedi ve birkaç sene önce yine aynı Kırım'ı almak için önce sıcak, sonra soğuk savaş çıkardı ve Kırım'ı sonunda yine işgal etti.

200 yıl önce Kırım için Osmanlı'yla savaşan Rusya, bugün yine Kırım için Ukrayna ile savaştı
1856 yılında biten Kırım Savaşından çok değil 21 yıl sonra, Rusya'nın yine Osmanlı'nın Balkan topraklarında sürekli olarak isyan çıkartıp, Balkan topraklarını Osmanlı'dan koparmak istemesi üzerine meşhur 93 Harbi çıkmıştı. Ruslar, Osmanlı ordusundaki üst rütbeli bazı hain paşaların savaşmadan çekilmesi üzerine Yeşilköy'e kadar geldiler.


Yeşilköy, Bakırköy yani. Koskoca bir imparatorluğun payitahtına kadar ilerlediler yürüye yürüye. Hani bugün ''17 saniye ihlal etmiş de ne olmuş?'' diyen o yurt dışından ithal fabrika ürünleri var ya hani, işte sen o Ruslara fırsat verirsen, onlar yine Yeşilköy'e kadar girerler.

Dün İstanbul'a kadar giren adamlar, bugün sizin paşa gönlünüzün hatırına Kırım'a girdikleri gibi girmezler falan mı sanıyorsun?


''12 saniye ihlal etmiş de ne olmuş?''diyebilen kafalar, bu topraklara atılmış en zehirli bitkilerdir, tahrip gücü en yüksek bombalardır. Bu tarz sünepe beyinler egemenlik nedir, bir devlet nasıl yönetilir, bir devlet egemenliği için neler yapabilir gibi konulardan bihaberdirler. Sizce bunu diyebilen insanlar, yarın Ruslar bu ülkeye savaş açtıklarına kimin safında dururlar?


Bazı takipçilerimle konuşuyoruz arada, Osmanlı Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşında savaşırken, gözü dönmüş aç kurtlar Osmanlı topraklarına saldırırken Jön Türklerin, İttihat ve Terakki'nin batılıların tarafında ve güdümünde olduklarına bir türlü yüzde yüz inanabilmiş değiller. Nasılını anlamak için bugüne bakın, yeter de artar bile.


Modern İttihat ve Terakki Partisinin bir üyesi Eren Erdem beyefendi. Kendisi tam bir vatanseverdir. Ve bu ülke İran'la savaşa girerse, İran'ın tarafında olur. Sonra aralarında soğuk savaş başlayan Rusya ve Türkiye geriliminde, Rus televizyonuna çıkıp ''Sarin Gazı Türkiye üzerinden gidiyor'' falan diyebilecek kadar vatansever bir arkadaşımızdır kendisi.


Röportajda ''Avrupa'dan ham madde geliyor'' dedim diyerek kendisini savunuyor, lakin devlet işlerinden anlamadıkları o kadar aşikar ki, Rus televizyonlarının bunu ''Türkiye Işid'e Sarin Gazı veriyor'' diye manşet yapacaklarından bihaber sanırım.


Rusya zaten şuan ''Türkiye Işid'e yardım ediyor'' diye bir bahane öne sürerek hem Suriye'deki Türkmenlere karşı savaşını meşrulaştırmaya çalışıyor, hem de bu soğuk savaşta dünya kamuoyunu kendi tarafına çekmeye çalışıyor.




Rusya, Türkiye'nin Işid'i desteklediği iddiasını sağlamlaştırmak için bir de Türkiye'nin bizzat içinden gelen insanları özellikle kanalına davet ediyor ki, bütün dünyaya iddialarını ispatlayabilsin. Bir soğuk savaşa girmişken gidip de Rus televizyonunda röportaj vermek...


Şimdi sormak istiyorum, siz de kendinize sorun şu soruyu;
Yarın Rusya veya Amerika veya İran veya bir başka ülke Türkiye'ye savaş ilan etse ve ''Yalnızca Akp hükümetini ve Erdoğan'ı indireceğiz'' dese, sizce bu ülkede yaşayan muhalif insanlar onları ellerinde bayraklarla karşılar mı, karşılamaz mı?

Dün ''Büyük Ortadoğu Projesiii'' , ''BOP Eşbakanıııı'' diye kendilerini vatanın yegane koruyucusu ilan edenler, bugün Amerika ve Avrupa haritalarında ''Kürdistan'' olarak gösterdikleri ideolojinin sahipleriyle, sırf hükumeti düşürmek amacıyla bir araya geldiler mi, gelmediler mi?


Solcu, laik, kemalist, sosyalist, komünist kesimin kendilerine şiar edindikleri bu görüntüler, ağızlarından düşürmedikleri BOP, seçimler öncesi bir anda ortadan kayboldu. Artık ne bu haritalar ortaya çıkar oldu, ne de BOP kelimesi ağızlara alınır oldu.

''Bugün bizdeki muhalefet, iktidarı düşürme pahasına vatanı düşürmeye razıdır.''


''Tarih ezeli bir tekerrürdür.'' derler. İnsanlar tarih boyunca ne istediyse, hep aynı şeyi isterler. Fakat aynı şeyi isteyen adamlar, daha önce ne istediklerini sizin öğrenmenize engel olur, size uydurma bir tarih verirse, bugünkü gibi dünyada dönen olaylardan, dünya ahvalinden bihaber olur, hatta icabında kendi vatanınıza karşı durursunuz.

İstanbul Boğazı'ndan geçen Rus gemisi... İşte egemenlik meselesi böyle bir şey

Şahsen ben, o Rus uçağı sınırımızı ihlal etmese bile düşürülmesine çok sevindim. Zira günlerdir Türkmen dağlarını bombalayan, oradaki Türkmen nüfusunu temizleyen, Esed'e alan açan, hatta hastaneleri, fırınları bile bombalayan Rusya'ya bir mesaj verilmesi lazımdı. Tabi yalnızca TC sınırları içerisini önemseyenler için anlatılacak mevzu değildir bu.

Rus denizaltısı Türk gemilerini taciz ederken
Burada devletlerin karizmaları söz konusudur ve yakın bir zamanda Rusya da bu olaya bir misilleme yaparsa asla şaşırmam. Tarihe bir göz atarsanız, Rusya'nın Kırım'dan sonra hangi bölgeleri gözüne kestirdiğini görebilirsiniz. Zira kendileri hala aynı bölgeler üzerinde satranç oynamaktalar. Fakat bizim içimizdeki İrlandalılardan daha beter, içimizdeki Jön Türkler var...


Saygılar... Selamlar...

KUL HAKKI KİMİN HAKKI

$
0
0

Selamun aleyküm.

Kul hakkı Matrix gibidir arkadaşlar. Her yerdedir. Etrafınıza baktığınızda onu duyabilir, şu anda içinde bulunduğunuz odanın içinde onu hissedebilirsiniz. Pencereden dışarı baktığınızda, ya da televizyonunuzu açtığınızda onu görebilirsiniz. İşe giderken, yolda yürürken, vergilerinizi öderken onu hissedebilir, varlığını görebilirsiniz. Gerçekleri görmek için gözlerinizin önüne çekilmiş bir perdedir o...


Hak ile, hukuk ile alakası olmayanlar şöyle bir kenara dursun; en Müslümanı bile ''Kul Hakkı'' denilen bu zehirden payını alır her gün. Sorsan çok Müslümandır, twitter'ında Kur'an'dan ayetler paylaşır, ''İşte Kur'an'daki din bu'' diye orada burada sözler yazar, namaz kılar, oruç tutar...

Fakat kul hakkı denilen şeyden öyle bir bihaberdir ki, twitter'ında, feysinde ayet paylaşırken bile kul hakkına girer, kul hakkı yer. Hak gasp eder.

Sen bir kölesin Neo
Çünkü içinde bulunduğumuz modern dünya ve modern uğraşlar, modern hayat tarzı, insanları ince düşünmekten yoksun bırakır. Halbuki Müslüman her daim, her an ince düşünen insandır. Her şeyi hesaplayan, sebeplerini ve sonuçlarını tartan ve yaptığı her şeyi ona göre yapan kişidir.

Lakin bu tanım, günümüzde değişmiştir. Mümin kişi, gayrimüslim kişiye benzemiştir. Benzemeyi de bizzat kendisi istemiş, kendisi seçmiştir. Çünkü içinde bulunduğu zaman diliminde dışlanan topluluk arasında yer alma korkusu ağır basmıştır. Sosyal psikoloji denilen şey, ne yazık ki sürü psikolojisine dönüşmüştür.

Bu psikolojinin sonucu Şekil A'daki gibidir...
Gerçekten de etrafıma bakıyorum, artık herkes alim, herkes evliya... Eline klavyesini alan ve Hz. Google'da birkaç şey izleyip, birkaç şey okuyan herkes artık kendi içtihatını oluşturacak ve 1400 yıllık dinin en ince detaylarını bile anlayacak, hatta bu konuda ahkam kesecek kadar ilim sahibi günümüzde.

Ama icraata bakıyorsun, Başakşehir tribünleri gibi, bomboş...


Bu konular arasında en önemlilerden biri olan kul hakkı benim çok kafama takılır mesela. Müslüman veya gayrimüslim, her birimiz kul hakkı denen şeye öyle bir batmışız ki, bazen Kur'an'da bahsi geçen o iğrenç şeyler yapan ve helak olan, sonra gelenlere ibret olsun diye kıssaları ve hikayeleri anlatılan toplumlar gibi olduğumuza inanıyorum.


Eğer bizden sonra bir ümmet daha gelseydi, bir peygamber ve bir kitap daha gelseydi, içinde bizim bugün yaşadığımız hayatlarımız ve yaptıklarımız olurdu. Ama bu din beni öyle etkiliyor ki, Son Peygamber ve Son Kitap'tan sonra başkası gelmeyeceği için, bugün tüm yaşadıklarımız bu yüzden önceden anlatılmış. Yani ''geçmişteki şu insanlar şöyle yapacaklar, şöyle olacaklar'' yerine, ''gelecekteki insanlar şöyle yapacaklar, şöyle olacaklar'' diyen ve her bir kelimesinde %100 haklı çıkan bir dine mensubuz biz.


İçinde bulunduğumuz ahir zamanla ilgili birçok şey konuşulur, fakat ben bu yazıda Kul Hakkını konuşmak istiyorum, baktığım her yerde gördüğüm için...


Mesela günümüzün belki de yiyecekten, içecekten daha fazla tüketilen bir C vitamini kaynağından bahsederek başlayalım. Kendisi başta C olmak üzere, A,B,D,E,F,G,Ğ,H,I,İ,O,Ö,P,R,S.... vitaminlerini içinde bulunduran, insan vücudunun her türlü organına iyi gelen ve her türlü hastalıktan koruyan, bağ ağrısına, kalp ağrısına, damar tıkanıklıklarına, el ayak mantarına, kızamığa ve suçiçeğine iyi gelen bir besin kaynağıdır. İsmi; Sigara...

Sağlık Bakanlığı onaylı vitamin, protein ve demir kaynağı
Bu meret o kadar sağlıklıdır ki, artık 5 yaşındaki çocuğun elinde dahi görebilirsiniz. Kızı, erkeği, yaşlısı, genci, salağı, akıllısı, embesili, moronu, süper zekası, otistiği dahil olmak üzere her kesim tarafından tüketilir.

Neyse.
Sigara bu kadar çok kullanılan bir şey olduğu için, kul hakkını en çok içinde barındıran şeylerden birisi. Mesela yolda yürürken, önünüzdeki kadın veya adam sigara içer ve dumanı olduğu gibi size gelir, yol boyunca o sigarayı birlikte içersiniz.


İşte burada ince düşünmek lazımdır.
Zira üflediğiniz o zehirli duman sağınızdaki, solunuzdaki veya arkanızdaki insanın ciğerlerine girer ve o kişiyi pasif içici durumuna getirir. Sizin üflediğiniz zehir, başka insanların ciğerlerindedir artık ve bu, o kişiye zarar vermektir. Hele ki sigara içmeyen insanların sigara dumanından dahi nasıl etkilendiklerini bilirsiniz.

Kendi sağlığınızı düşünmüyor olabilirsiniz, açıkçası pek de umurumda değil sizin ne düşünüp düşünmediğiniz, fakat şunu bilin ki, üflediğiniz sigaranın zehirli dumanı, başka insanların ciğerine gidiyorsa, o kişinin çok büyük bir hakkını (sağlık) gasp ediyorsunuz demektir. Dumanınızın ulaştığı herkesin hakkına girdiniz bugüne kadar ve eminim ki girmeye de devam edeceksiniz.


Hakkına girdiğiniz kişilerden helallik istemeye kalksanız, o kişileri bulma şansınız ve ihtimaliniz de yok ne yazık ki. Çünkü siz yolda yürürken orgazm ola ola içtiğiniz o sigaranın dumanı, bugüne kadar etrafınızdaki binlerce kişiye ulaştı. Bu durumda da binlerce kişinin hakkı ellerinizdedir.


Fakat bu sigara olayı yalnızca yolda yürürken veya bir kafede otururken insanların hakkına girmenizi sağlamaz, dahası vardır. Mesela otobüs, minibüs, metrobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarına binmeden önce, izmaritlerini yakana kadar sigara içen güruh, insanların arasına girdiklerinde resmen leş gibi sigara kokarlar. Yanlarında içmeseler dahi, üzerilerine sinen ve ağızlarından her nefes alıp verişlerinde çıkan o koku; dibinizde duran insanın midesinin bulanmasına, üzerilerine o kokunun sinmesine ve yine o kokudan rahatsız olmalarına neden olur. İşte bu da, aynı şekilde bir kul hakkıdır.


Geçenlerde bi minibüse bindim arkadaşla, ki arkadaşım da sigara içer. İstanbul'daki toplu taşıma araçlarına birkaç milyar insan sığabildiği için, yine tıklım tıklım normal olarak. Yanımıza otuzlu yaşlarında bir adam bindi. Minibüse binmeden önce sigarasını söndürdü ve yere attı. (Bir başka günah; sigarayı içip içip yere atmak, yerleri kirletmek) Ve gele gele benim yanıma geldi. Ve adam öyle bir sigara kokuyordu ki, nefes alıp verdikçe minibüsün içerisine resmen sigara kokusu yayıyordu. Öksürdüm. Midem bulandı. Ve bu, ne ilkti; ne de son eminim...


Çünkü bu olayı defalarca yaşadım bugüne kadar. Camiden çıkıp otobüse binen adamın bile hem üstü başı, hem de nefesi leş gibi sigara kokuyor ve etrafındaki insanları hem öksürtüyor, hem de midesini bulandırıyor. Fakat sorsan kalbi çok temizdir, dedesi hacıdır, kendisi de twitter'da, feyste ayet paylaşır. Ve sigarasına laf edersen, annesine laf etmişsin gibi bir tepkiyle karşılaşırsın. Çünkü sigarayı özellikle erkekler bir delikanlılık, bir coolluk, bir özgüven iğnesi olarak görürler.


Ama benden size bir hatırlatma, bu dünyada sizi cool, delikanlı, özgüven sahibi olarak gösterdiğine inandığınız şeyler; yarın hesap verirken size yardımcı olacak değildir. Yapılan zerre kadar iyiliğin de, kötülüğün de karşılığının olacağı o günde; karşınızda binlerce insan sizden hak talep edicek.
It's an extra information from me to you...


Kafama takılan kul haklarından bir tanesi de mesela trafiktedir. İstanbul denilen yer trafiğiyle meşhurdur bilirsiniz. Bu trafiğin sebebi de %99, birkaç tane salak ve düşüncesiz kalas kafalıdır. Tam yolun ortasına, diğer araçların geçmesini engelleyecek şekilde park eden o geri zekalılar, yüzlerce, bazen de binlerce aracın dakikalar ve saatlerce beklemesine neden olur.


Bakkala çakkala gitmek için, kafasına esen ilk yerde dururlar ve arkadaki yüzlerce, binlerce araç da o bir tane odun kafalının yüzünden durmak, beklemek zorunda kalır. Ve yolların ne kadar uzun olduğunu göz önüne alırsak, bazen o bir tane meşe odunu kafalı yüzünden; onlarca, yüzlerce kilometre ötede bile trafik olabilir. İşte bu kadar insanı, o şekilde bekletmek de kul hakkıdır. Bunun hastası vardır, bir yere geç kalanı vardır, varoğlu vardır.


Aklıma gelen bir başka kul hakkı da; yerlere oluk gibi tüküren, hatta bazen yıllarca içinde biriktirdiği balgamı sokağın orta yerine çıkaran terliksi amiplerdir. Bazen sokakta yürürken, tam önünüzde kocaman bir tükürük, ya da daha beteri uzun bir çalışmanın sonunda ortaya çıktığı kesin olan koca bir balgam görürsünüz. En güzel halinizle yürürken, içinizden şarkılar mırıldanırken, bir süre önce aynı yerden geçen bir kafadan bacaklının yolun orta yerine bıraktığı bu imza, midenizi bulandırır. Hatta bazen kusma noktasına gelirsiniz. Tadınız kaçar, iştahınız kaybolur. ''Vurur yüze ifadesi, balgam gördüm bitanesi'' diye paylaşımlar yapasınız gelir.

Konumuzla ne de uyumlu
Bir yandan insanların nasıl bu kadar hayvan olabildiklerini düşünür ve sinir olursunuz; diğer yandan da gördüğünüz korku-gerilim sahnesi yüzünden mideniz bulanmıştır.

İnsanların midesini bu şekilde bulandırmak da kul hakkıdır canlar. Tamam bazen çok acil durumlar olur, çok rahatsız olursunuz ve eve kadar bekleyemezsiniz; fakat bunun da bir usulü vardır. Öyle yolun orta yerine ''ğööhh'' diye içinizdeki kirli çamaşırları çıkaramazsınız. Gidersiniz bir kenara, kuytu bir köşeye, uygun bir yere, orada halledersiniz işinizi. İnsanların görmemesini sağlarsınız.

Mesela benim geçen gördüğüm şeyden sonra psikolojim bozuldu anasını satayım. Dünyaya küstüm. Yolun ortasına bu eseri bırakan, bu imzayı atan varlığın herhalde 5 metre boyunda bir şey olması falan gerekiyordu çünkü. Neyse ben de sizin midenizi bulandırmıyım şimdi, kaş yaparken göz çıkmasın hehe.


Bir başka kul hakkı da, yine toplu taşıma araçlarındadır... Zaten bu da gayet normaldir. Bu kadar insanın olduğu yerde, o insanların haklarını gasp etme imkanı da oldukça yüksektir.

Neyse. Mesele toplu taşıma araçlarına biniş... Metro, metrobüs, otobüs, minibüs her türlü toplu taşıma aracı için geçerli bir durum bu. Bir keresinde metrobüse binecektim, fazla kalabalığı sevmediğimden gelen birkaç tane metrobüse binmedim, bekledim ki yolcular da biraz azalsın. Birkaç metrobüs sonra durakta kimse kalmadı neredeyse, ben de sarı çizginin hemen dibine geçtim. Bilmeyenleriniz var mıdır bilmem ama, sarı çizgi denilen yer; metrobüsle senin arandaki tek şeydir. Sarı çizgiden ayağını uzatıp, direk metrobüsün içine girersin.Yani önüne kimsenin geçmesine imkan yoktur.


Her neyse, metrobüs geldi. Bu sırada da birkaç yoldu arkamda birikti haliyle. Ben de en önde olmanın verdiği özgürlük duygusuyla açılan metrobüs kapısından içeriye sağ ayağımı attım. Fakat ben daha sol ayağımı metrobüse alamadan, arkamdakiler sağımdan ve solumdan öyle bir cansiperane şekilde içeriye atladılar ki, en önde olan ve bir ayağımı içeriye koymuş olan ben, metrobüse en son bindim. Ve yıllardır toplu taşıma aracı kullanırım ben, binlerce kez yaşadım aynı senaryoyu.


İnsanların sırasını almak, çok bariz bir kul hakkıdır bildiğiniz gibi. Hak gasp etmektir. Sorsan herkes bilir, fakat o otobüse veya metrobüse, ya da metroya binmek için seni ezip geçecek kadar gözleri dönmüş bir insan güruhudur herkes. İnsanlar çenelerini çalıştırırlarken melekler gibidirler, fakat istedikleri şeye giden yolda onlara her şey mubahtır. İstediklerini elde etmeye çalışırlarken bir anda zombi kesilirler. Kimin hakkına girmişler, kimin sırasını yemişler umurlarında değildir.


Fakat ben, ''insanlar böle abi, sen de öyle olacaksın'' diyen misillemeci zihniyete de sonuna kadar karşıyım. Madem insanların böyle olmasından nefret ediyorsun, öyleyse nefret ettiğin insanlara benzeme. Ha eğer benzicem ben diyorsan, o zaman o insanları kalkıp da bana eleştirme. Ben şahsen nefret ediyorum insanların bu derece hak-hukuk bilmez hallerinden ve öyle gözü dönmüşcesine otobüse atlayan insanlara ''buyrun'' diyorum. Son binince bir yerim eksilmeyecek, ya da son binenleri otobanın ortasında bırakmıyorlar, onlar da gitmek istedikleri yere gidiyor merak etmeyin.


Bir başka kul hakkı da insanlara çarpmaktır mesela. Çarpmak, ayaklarına basmak vb şeyler. Bu kadar kalabalık bir şehirde yaşadığımız için insanların birbirlerine çarpmaları ya da ayaklarına falan basmaları gayet normaldir. Fakat burada önemli olan şey, çarpan veya ayağa basan kişinin özür dilemesidir. Elbette bunu isteyerek yapmıyoruz, lakin madem öyle, isteyerek yapmadığımızı belirtmek için özür dilemek lazımdır. Kusura bakmayın demek lazımdır.


İnsanlar birbirlerine o kadar çarpar olmuş ki, artık çarptıktan sonra kimse dönüp bakmıyor bile. Lakin unutmayın; ''Resulullah Sav, devesini yürütmek için kırbacını salladığında, kırbaç yanlışlıkla arkadaki sahabeye gelir. Sahabe daha sonra ''bu kul hakkı mıdır Ya Resulullah?'' diye sorduğunda da, Allah Resulu; ''Evet, bu kul hakkıdır'' der ve sırtını açar ''hakkını al'' der.


Birinin ayağına basmak, insanlara çarpmak da aynı şekilde kul hakkıdır. Böyle bir durumda mutlaka özür dileyin. Tabi ''delikanlı adam özür dilemez'' ya da ''ben bayanım ben özür dilemeem'' diyen kafalara söyleyecek pek sözüm yok. Onlara tek sözüm şu;


Eğer yaptıklarımızın hesabını vereceğimize inanıyorsak, her bir amelimizi düşünerek, tartarak yapmak mecburiyetindeyiz. İnce düşünmek mecburiyetindeyiz. Bakkaldan, marketten ya da herhangi bir yerden para üstü verildiğinde o parayı mutlaka saymak mecburiyetindeyiz, zira karşıdaki de insandır ve dalgınlığına gelmiş ve bize fazla para vermiş olabilir. Saymadan direk cebimize koyup, sonra da o parayı harcarsak, haram para harcamış, haram yemiş olacağımız aklımıza gelmeli.


Modern Günahlar'da bahsetmiştim, internetten veya korsan CD-DVD'den izlediğimiz filmler veya diziler, onları para kazanmak için yapan insanların haklarını gasp etmektir. Bunun hırsızlıktan hiçbir farkı yoktur, yalnızca modern bir günah olduğu için ve toplumda artık herkes bunu yaptığı için ayağa düşmüştür.


Hatta şöyle söyleyeyim, ben birkaç kez izlemeyi reddettiğim için arkadaşlarımdan; ''lan herkezz izliyo anasını satayım, nolcak'' ve ''amaan onu mu düşünüyosun'' gibi tepkiler almıştım. Böyle köhneleşmiş bir mantık da anca insanoğluna yakışırdı zaten. Eğer bir şeyi herkes yapıyorsa, mutlaka doğrudur. Ya da en azından yanlış değildir. Herkes yapıyorsa, sen de yapabilirsin. Yarın bir gün o herkes bakkaldan çakkaldan bir şeyler çalsa, emin olun toplum bunu da normal kabul etmeye başlar.


Telefonunuza, bilgisayarınıza şarkı indirmek olsun, film-dizi indirmek olsun, eğer bu şeylerin sahiplerine, telif haklarını elinde bulunduranlara para kazandırmadan yapılıyorsa, o insanlara ait olan şeyi çalmak manasına gelir. Şöyle düşünün, bakkala giriyorsunuz ve içeriden bir şeyler alıyorsunuz ama bakkal sahibi para kazanmıyor. Bu durumda elinizdeki şeyleri nasıl aldınız...?


Literatürde bunun adı ''hırsızlık''tır, unutmayın...


Her konuda, her yerde, her şeyde ince düşünmeli bir Müslüman. Geceleri herkes uyurken var gücüyle kornaya basarsa, ya da yüksek sesle müzik dinlerse, ya da arabasının motoruna dünya dolusu oksijen doldurup ''vın vınnnnnnn hınn hınnn'' diye sesler çıkarırsa, insanları rahatsız edeceğini ve onların haklarına gireceklerini bilmeli, hesaplamalı, ölçmeli, tartmalı, düşünmeli...


Ya da satıcıysa bir Müslüman, ''bu en çok satan mal, bugün bundan 257898956 milyar tane sattım'' gibi anlık yalanlar söylememeli. Yolda birisinin düşürdüğü 1 liraya da, 5 liraya da, 50-100 liraya da tamah etmemeli.


Kendisini ilgilendirmeyen, başkalarının haklarındaki şeyleri konuşmamalı. İnsan ne çekerse dilinden çeker derler, çok haklı bir söz. Herkesin özel hayatı, herkesin ağzında. Bu bununla birlikte, bu bundan ayrılmış, bu buna şöyle yapmış... Ya zaten televizyonlarda ''dedikodu programları'' adında programlar yok mu? Bir kelimeyi ve onun içerdiği kavramı ağızlara dolayıp, sakız edip, sonra da içini bu kadar boşaltmak anca yine insanoğluna yakışırdı. Peki dedikodunun ayetle sabit bir haram, bir yasak olduğunu bilen bir Müslüman, ''dedikodu programı'' isimli veya içerikli bu programları izler mi? Kendisine yasak kılınan şeyi izleyip, ona reyting ve para kazandırarak o programların devam etmesine katkıda bulunan Müslümanlar, bundan sorumlu tutulmayacaklarını mı sanıyor yoksa?


Zaten kalın kafalı olup, kalın hatlarla genel düşünmek moda olmuş durumda.
Unutmayın bir rekat namaz borcumuz olmasa, zekatımızı, sadakamızı versek, hacca gitsek ver her bir ibadetimizi eksiksiz yapsak da; hakkına girdiğimiz kişilerle hesaplaşmadan, onlarla karşı karşıya getirilip, hakkında girdiğimiz kadar sevabı ona vermeden ve bu hesap savaşından galip gelmeden sınavımız bitmeyecek. Ve insanlar sınavları bitmeden de cennet yüzü göremez.

Müslümanlar artık günahtan korkmuyor, yalnızca sevabı daha çok işleyip, terazinin kefesi %51 sevap olsun amacındalar. Bu da onları günah işlemekten alıkoymuyor. Kafalar karışmış. Standartlar, ölçüler ve tanımlar değişmiş kafalarda. Bir şeyi çok insanın yapması, o şeyi meşru kılar olmuş kısaca.


Yere çöp atmayıp, elindeki çöpü metrelerce taşıyan, bazen çantasına koyan ama yine de yere atmayan insanlara başka bir dünyadanmış gözüyle bakılıyor bildiğiniz gibi. Şu ''ya dünyayı sen mi kurtarcan yhaa'' gibi embesil ve kokuşmuş fabrika çıkışlı insanların, fabrika çıkışlı konuşma, düşünme ve yaşama tarzlarından da acayip tiksinirim. Orta Çağdan kalma, ucube zihniyetiniz midemi bulandırıyo.

İnce düşünmeye mükemmel bir örnek Nureddin Yıldız Hoca'dan... 
Telefonu Müslümanlaştırma Sanatı

Kendi inandığınız şeyleri yapmak ve yaşamak için insanların sizi anlamalarını ve yanınızda yer almalarını beklerseniz, birkaç yüzyıl daha beklemeniz gerekebilir. Zaten bu dönemin zorluğu da bu; Müslüman, yapması gereken her şeyi tek başına yapmak zorunda. Yalnız kalabilmeyi göze alamıyorsan Müslüman olamazsın bu devirde arkadaşım. Çünkü Müslüman bilmeli ki, çoğunluğa uyarsa, onu yolundan saptırırlar.


Ama bunu ödevini yapmadığında bile başka ödev yapmayan öğrenci arayan, böylelikle suçu tek başına işlemiş olmayacağı için sevinen insan psikolojisine anlatmak epey bir zaman alacaktır. Zaman Müslümana karşı, Müslüman zamana karşı... Zamana karşı durmayan Müslüman ne bilsin Kul Hakkı Kimin Hakkı...


IŞİD - PKK - PYD / ABD - RUSYA - İRAN

$
0
0

Cümleten selamun aleyküm.

Dünya, eline silah almış ve tüm dünyayı oturdukları mağaradan tehdit edebilen bir takım terör örgütlerine odakladı gündemini. Her gün haberlerde, gazetelerde ve televizyonlarda bu terör örgütlerinin bir eylemi yer almakta.


Sahip oldukları teknolojilerle iklimleri değiştirebilen, depremler yapıp, yağmur yağdırabilen; hatta uzaya gönderdikleri uydular sayesinde dünyada dolaşan bir sivrisineğin hareketlerini bile analiz edebilen süper güçler, ellerine silah almış bu birkaç bin kişilik asalak terör örgütlerinden filin fareden korktuğu misali korkmakta.


Bütün dünyayı işgal edebilip, birkaç bin silahlı aptalı ortadan kaldırmak için yıllarca ''uğraşıyoruz'' diyen bir batı kamuoyu. Birbirlerine gövde gösterisi yapmaya gelirken; ''bizde şu atom bombası var, ''şöyle teknolojiye sahibiz'' deyip, iş bu terör örgütleriyle mücadeleye gelince ''elimizden geleni yapıyoruz'' diye trajikomik açıklamalar yapıp, yıllardır bu terör örgütleriyle mücadele ettiklerini söyleyen süper güçler, sahip oldukları beyin yıkama araçlarını o kadar güzel kullanmaktalar ki, dünyanın geri kalanı ellerindeki telefonları, evlerindeki televizyonları ve dizlerinin üstündeki bilgisayarlarıyla meşgul.


Bunun dışında, sömürdükleri ülkelerin içlerine öyle fitneler ve görüş ayrılıkları sokmuşlar ki, işgal altında olan veya işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalan ülkeler bile hala tek vücut olup, tek bir düşünce veya görüş etrafında toplanabiliyor değiller.


Dünyadaki ahvalin ne olduğunu anlamaya çalışmak için, öncelikle ülkelerdeki görüş ve fikir ayrılıklarına kısaca bir göz atmak lazımdır. Uzak topraklardan kısa bir örnekle başlayalım mesela...


Kore...
Tıpkı bizim köylerimizde ''Aşağı Çaylı - Yukarı Çaylı'' diye ayrılan köyler gibidir Kore. Aynı ırk, aynı din, aynı vatan... Fakat üzerilerine gelen süper güçler nedeniyle şuan Kuzey Kore ve Güney Kore diye iki ayrı ülke halindeler bildiğiniz gibi.


Önce Japonya ve Çin arasında, sonra da ABD ve Rusya arasındaki güç mücadelesinin ortasında kalmış, neticesinde de ortadan ikiye bölünmüş zavallı bir toplum. Savaşın sonunda ''ABD Kore'si'' yani ''Güney Kore'' ve ''Rusya Kore'si'' yani ''Kuzey Kore'' olarak tescillendiler.

Aralarına da 38. enlemi sınır yaptılar
Şimdi bir taraf ölürcesine Amerikan yanlısı iken, diğer taraf da aynı şekilde Rus yanlısı olarak birbirlerine ölesiye düşman, tuhaf bir ülke. Tuhaf ama aslında bütün dünyanın ahvalini kısaca anlatan çok güzel bir örnek.

Güç sahipleri, sahip olmak istedikleri yerlerdeki insanlara öyle fikirler ve görüşler veriyorlar ki, o topraklardaki halk kendilerini mutlaka ve mutlaka kendilerine verilen iki seçenekten birini seçmekle zorunlu hissediyor.

''Biz modern çağın ve yüzyılın kurucularıyız. Moderniz, çağdaşız ve özgürlükçüyüz. İşte size seçme özgürlüğü, bu iki fikirden birini seçin'' ....


İşte güç sahiplerinin özgürlük anlayışı budur. Sana kendi istedikleri iki seçenekten birini verirler ve bunları seçmekte özgür olduğunu söylerler. Fakat seçeneği veren onlarsa, nasıl olur da ben özgür olabilirim? Üçüncü seçenek nerede? Sana neyi kendi istedikleri seçenekleri sunup, onlardan birini seçmekte özgür olduğunu söyleyenler; senin zeka seviyenle alay edip, bir taraflarıyla gülenlerdir.


Mesela kapitalizme karşı çıkmak için komünist, sosyalist olman gerektiği mantığı gibi. Bu güruh fikirleri parseller. Komünizm veya sosyalizme karşı çıkarsan, hemen kapitalist oluverirsin. Kapitalizme karşı çıkarsan da komünist. Al sana fikir parselleme. İkisini de karşı çıkmak, onların oynadığı oyunu oynamamaktır. Mızıkçı derler sana. Git bizim oyunumuzda oynama derler. Bu oyunu oynayacaksan, bizim koyduğumuz kurallara uyacaksın derler. Klasik ''tez-antitez''çatışması yani.


Kore olayında olduğu gibi, dünyanın bütün sömürge altında olan ülkelerinde çok büyük fikir ayrılıkları ve çatışmaları vardır. Bu fikir ayrılıkları dolayısıyla da, bu ülkeler asla bir bütün olup, kendilerini sömüren güçlere karşı duramazlar.

Zaten güç sahiplerinin en büyük başarıları da, kendilerini destekleyen ve sayıları az olsa bile, sesleri yüksek çıkan gruplar yetiştirmeleridir. Böylece iki grup veya iktidar ve muhalefet, öyle kanlı bıçaklı kavgalı olurlar ki, kendileriyle uğraşmaktan başka hiçbir şeyi gözleri görmez. İçine düştükleri fikir ayrılığı labirentindeki fareler gibi asla çıkamayacak şekilde yuvarlaklar çizerler.


Ben bu yazıda fikir ayrılıklarına ve farklı yapıdaki insanların üzerilerinde nasıl durulduğu konusunu konuşacam Allah'ın izniyle, acizane elimden geldiği kadarınca. Çünkü bu konunun çok ama çok önemli olduğuna inanmaktayım.


Öyleyse, gelin işin operasyonel anlamda en başından başlayalım.


Gördüğünüz haritadaki kırmızı bölge Sovyetler Birliği haritasıdır. Hatta ne derece büyük bir alana yayıldıklarını ve kontrol ettiklerini şu harita ile biraz daha iyi kavrayabiliriz;


Gördüğünüz gibi Asya kıtasının neredeyse tamamına yakınını ve Avrupa'nın da bir kısmını 1922'den 1991'e kadar elinde bulundurmuş, dünyanın iki büyük sömürgecisinden biridir Rusya. Tabi bizim kapitalizm karşıtı gençlerimiz, dünyanın tek düşmanının Amerika ve Amerikan kapitalizmi olduğunu sandıkları ve hayata at gözlüğüyle baktıkları için, dünyanın diğer yarısını yıllarca sömüren Rusya'nın bir sömürgeci güç olduğundan bile haberdar değillerdir.


Bu olay da yine dediğim yere bağlanır; verilen iki seçenekten birini seçme olayı. Amerikan düşmanı olan herkes ya Rusya'nın yanındadır, ya da Rusya'nın bir sömürgeci olduğunu bilmez veya önemsemez bile. Fakat ikisi de birbirinden kokuşmuş, ağzı ve eli kanlı ve zorba sistemlerdir.


Her neyse, konudan sapmayalım. Operasyonel başlangıç demiştik.


1970'lerin sonuna doğru Sovyetler Birliği, topraklarını genişletmek için bölgedeki yönetimleri eline geçirmek için girişimlerde bulunuyordu. O girişimlerden biri de zengin doğal kaynakları ve özellikle dünyanın en çok para getiren sektörlerinden biri olan uyuşturucu yataklarına sahip olan Afganistan'dı. Sovyet Rusya, bu girişimleri sonucunda Afganistan'a bir Marksist yönetim getirmeyi başarmıştı.


Taktik her zamanki gibi basit ve aynıydı. Halk, istemedikleri Marksist yönetime karşı çıkacak ve bu Marksist yönetim de Sovyetler'den yardım isteyecek, sonunda da Sovyetler Birliği bir ''Afganistan'ı Kurtarma ve Özgürleştirme'' harekatıyla bölgeyi kendi yönetimi altına alacak. Tıpkı bundan önceki 14 ülkeye yaptıkları gibi.


Fakat işin içine bu kez Amerika da dahil olmuştu ve bu dahiliyet, Amerika'yı günümüzde bile hala kullanabildiği çok büyük bir koz, bir kart sahibi yaptı.


Amerika, Afganistan'ın Rus işgaline karşı bölgedeki bazı gruplarla anlaşmış ve onları silahlandırmıştı. Televizyonlarda da onları ''Mücahidler'' adıyla tanıtıyordu. Evet, yanlış duymadınız, çok değil 30-40 sene öncesinden bahsediyorum. Sovyet-Afgan savaşı sırasında Amerikan medyası Mücahidlerin Sovyetlere karşı onurlu mücadelesinden bahsediyordu ve gerek medya, gerekse hükumet olarak Mücahidleri destekliyordu.


Yani Kore'den sonra, başka topraklarda bir Amerikan-Rus güç mücadelesi daha yaşanıyordu. Lakin bu kez Amerika, bölgedeki mücadeleyi kazanıyor ve Mücahidler koca Sovyetler Birliğini mağlup ediyordu.

Böylece Amerika, bir bölgedeki grupları silahlandırarak neler yapılabileceğini modern anlamda keşfetmiş oldu ilk kez. Düşünün, koca Sovyetleri mağlup ettiler. Ve ilginç bir şey daha ekleyeyim; Rus-Afgan Savaşında, Ruslara karşı olan mücadelenin lideri de ''Ladin'' ailesiydi. Evet, bildiğimiz Usame Bin Ladin'den bahsediyorum.


Ailenin kurucusu Muhammed Bin Ladin'dir. Kendisi Suudi Arabistan'ın kurucusu Abdülaziz el-Suud'un yakın arkadaşıdır, bu münasebetle de oldukça büyümüştür. Mesela Suudi Arabistan, Yemen veya Dubai'deki yapıların çok büyük çoğunluğu onun tekeline verildiği için serveti dünya çapında büyümüştür. Hatta Körfez Savaşından sonra Kuveyt'in inşası da bu aileye verilmiştir. (ki burası çok manidardır, yazının ilerleyen bölümlerinde bunun nedenini çok daha iyi anlayacaksınız)


Amerika, Sovyetler Birliği ile olan Afganistan'daki mücadelesinde, General Electric gibi birçok Amerikan şirketiyle ve petrol şirketleriyle ortaklığı bulunan Ladin ailesini kullanmış ve Afgan savaşına yaklaşık iki milyar dolar para aktarmıştır. Ve savaştaki Mücahidlerin sayısını artırmak için, bölgede bir propaganda başlatıp, dünyanın her yerinden İslami Cihad için gönüllü savaşçılar, askerler toplamaya başlamıştır. Yıllar içinde, tüm dünyadan binlerce kişi Rus-Afgan savaşına katılmıştır. (ki sanırım bu da oldukça tanıdık geldi)


1989 yılında Ruslar yenilip, geri çekilmeye başladıklarında normal olarak Marksist yönetim de yenilmiş durumdadır. Yönetimin devrilmesiyle oluşan boşlukta ''Taliban'' iktidarı eline geçirmiştir, yıl 1996. Fakat Rusya, kendi sınırına yakın olan Kuzey Afganistan bölgesinin bir kısmında hala varlığını sürdürdüğü için, Amerikan-Rus savaşı; Taliban-Rus savaşı görünümünde devam eder.


Amerika sonunda Afganistan'dan Sovyetler Birliği'ni tamamen temizler. Yani Ruslarla kendi adına savaşması için Taliban'ı bizzat kendisi silahlandırmış ve konuşlandırmıştır. Daha sonra Taliban'ın içinden de bir El-Kaide çıkarırlar.


El-Kaide, Taliban'ın içindeki askerlerin bir kısmıyla ortaya çıkmıştır. Taliban içerisinde eğitilmiş, silahlandırılmış ve en nihayetinde rollerini oynamaları için medyanın önüne sürülmüş bir ABD tiyatro ekibidir.

Taliban, Afganistan'ı Ruslardan temizlemek ve bölgeyi kontroldeki ilk adımı atabilmek amacıyla kurulmuştur. El-Kaide ise, Taliban'ın devamı ve projenin ikinci adımı olarak, Afganistan'ın işgali ve bölgeye yerleşip, hem uyuşturucu sektörüne hakim olmak, hem de petrol boru hattı haritasının kilit noktalarından birini eline geçirmek için kurulmuştur. Bu çok adımlı projenin bir sonraki adımının adı da ''IŞİD''dir.


Lakin IŞİD'e girmeden önce ''petrol boru hattı'' dedim ya hani, onu birazcık daha açayım. Böylece o zaman Afganistan'ın, şimdi de savaş olan bölgelerin neden bu kadar önem arz ettiğini anlamak kolaylaşır.


Bakın bu bölgede Türkmenistan-Afganistan-Hindistan ve İran arasında bir petrol üçgeni vardır. Gördüğünüz küçük noktacıklar petrol boru hatlarının geçtikleri yerlerdir ve işte dünkü savaşın sebebi de, bugünkü savaşın sebebi de bu haritadır. Savaşın sebebi, Orta Doğu, Afrika ve Asya'nın doğal zenginlikleri ve batılı güç sahiplerinin bu zenginlikleri paylaşma kavgasıdır.

Neyse konudan sapmayalım.


El-Kaide, tiyatrosunu yeterince oynadıktan sonra, dünya medyasına artık yeni bir İslamcı terör örgütü lazımdır ve bu örgütün de elbetteki 11 Eylül gibi sansasyonel bir şeylerle anılması gerekmektedir ki, dünya medyasına şıp diye otursun ve onu meşgul etsin.


IŞİD'in neden Irak'ta ortaya çıktığının sebebi ise çok ama çok basit. Amerika'nın veya diğer güç sahiplerinin işgal ettikleri yerlere bakın, tüm terör örgütleri oralarda çıkar. Afrika'da her birkaç yılda bir terör örgütünün ortaya çıkması ya da Afganistan'da Taliban ve El-Kaide'nin ortaya çıkması gibi... Zaten IŞİD'in kurucusu da oldukça tanıdıktır; Ebu Musap El-Zerkavi.


Kendisi Usame Bin Ladin'in yardımcısı ve El-Kaide'nin ikinci adamıdır. Ve örgütün kuruluşu 2004'e kadar dayanır. İlk adı; ''Tevhid ve Cihad''dır. Daha sonra ''Irak El-Kaidesi'' olur. El-Kaide bünyesinde Amerikan askerlerince eğitildikten ve silahlandırıldıktan sonra; El-Kaide ve El-Nusra'yla bağlarını kestiklerini söyleyip, kendilerini İslam Devleti olarak tanıtıp, yeni liderleri Ebu Bekir El-Bağdadi'yi halife ilan ederler.


Şimdi Işid'in kuruluşuna kadar olan bu kısma biraz ara verip, diğer konuya girelim.
İlk defa 2004'te Ürdün Kralı Abdullah'ın kullandığı deyim ile ''Şii Hilali'' meselesi...


İsmi ''Şii Hilali'' fakat ilk kullanıldığı yıl olan 2004'ten bu yana çok şey değişti ve bana göre artık meseleyi anlatmak için oldukça yetersiz bir deyim. Yazının bu bölümünde bölgedeki dinsel ve etnik grupların nasıl bir el ile yer değiştirdiğini konuşmak lazım.


2001 yılında Afganistan'ın işgaliyle operasyonel anlamda proje yürürlüğe konulmuştu. Bu savaşta ABD, yanında her zamanki gibi İngiltere ile savaşa girmişti ama birçoğunuzun atladığı bir şey var ki, İran da bu savaşta ABD'nin yanında yer almıştır. Savaş bittikten sonra da ABD, Afganistan'ı ''Şii'' bir yönetime bırakmıştır.


Ardından 2003 yılındaki Irak'ın işgalinde, yine ABD ve İngiltere ile birlikte İran savaşa katılmış ve savaşın sonunda ABD, Irak'ı önce yönetimsel olarak üçe bölmüş, bu federe devletin başına da yine bir Şii yönetimi getirmiştir.


2011'de başlayan Suriye İç Savaşında İran, yıllardır desteklediği Şii yönetimi savaşın başlangıcından bu yana desteklemeye devam etmekte. Ve oradaki Şii yönetimin kalması ya da başka bir Şii yönetim getirilmesi konusunda, tıpkı diğer savaşlarda olduğu gibi anlaşmaya varmış durumdalar batıyla.


Şimdi haritaya tekrar bakalım;


Gördüğünüz gibi 11 Eylül sonrasında Amerika'nın işgal ettiği bölgeler, bir süre sonra yerini Şii yönetimlere bırakmış. Afganistan, İran, Irak ve Suriye üzerinde çizdiğim bu siyah çizgi, 11 Eylül sonrasındaki Şii yönetimlerinin kontrolü ele aldıkları bölgeler.

Gördüğünüz gibi Türkiye ile güneydeki Arap dünyası arasına bir ''Şii şerit''çekilmiş durumda. Ortadoğu'daki Sünni grupların arasına bir Şii koridor oluşturulmuş.

Fakat bu koridor bununla sınırlı değil. Bölgedeki Şii nüfusuna göre İran, yeterli nüfus bulduğu yerlere nüfuz etme çabasında. Yani bundan önce de olduğu gibi, belli savaşlar veya ayaklanmalarla kendi nüfusunun bulunduğu yerlerde yönetimleri eline geçirmek için 11 Eylül'den bu yana büyük bir uğraşı var İran'ın.


Gördüğünüz harita, Şii nüfusun hangi bölgelerde dağıldığını göstermekte.
Dünyadaki Sünni ve Şii nüfusun ülkelere göre dağılımı için; Link

Hindistan; 30.900.000 ile nüfusun % 30'u
Pakistan; 52.160.712 ile nüfusun % 30'u
Azerbaycan; 7.650.000 ile nüfusun % 85'i
Yemen; 8.685.500 ile nüfusun % 42'si
Irak; 18.158.400 ile nüfusun % 65'i
Lübnan; 1.200.000 ile nüfusun % 53'ü
Kuveyt; 910.000 ile nüfusun % 35'i
Bahreyn; 490.000 ile nüfusun % 70'i
(ve Türkiye'nin 19.912.500 ile % 21 Alevi kesimini de bu hesaba katmaktalar)


İran'ın geniş bağlamdaki projesi; bölgedeki tüm Şii nüfusu kendi otoritesi altında toplamak ve 11 Eylül'den sonra Amerika ve batılıların yardımıyla oluşturmaya başladığı koridorunu sağlamlaştırıp, daha da genişletmek.


Bu yüzden yıllardır devam eden Suriye savaşına harcamadıkları para, göndermedikleri askeri destek kalmamıştır. Şimdi bazılarınız neden uzun zamandır Suriye gibi bir ülkede bu savaş devam ediyor diye düşünüyor olabilirsiniz, yıllarca savaşmaya değecek kadar petrol veya yeraltı kaynağı zengini değil, bir şey değil falan...

Fakat mesele o değil, sen hala anlamadın mı?

Mesele, yürüyen bir projenin üzerinde bulunan büyük bir toprak parçası ve projenin yürümesi için gerekli olan kadronun orada iş başına getirilmesi. Bu kadar basit.


Tabi bu Ortadoğu Satranç Tahtasında bütün projeler bundan ibaret değil, beyin yakan çoklu oyunlar vardır her zaman bu bölgede. Çünkü Ortadoğu, ya da bir başka deyişle Mezopotamya bölgesi tarih boyunca hep önemli olmuştur.

Tüm büyük medeniyetler burada kurulmuş, dünya tarihi hep bu bölgede yazılmış, büyük devletler ve imparatorluklar daima bu bölgeye sahip olmaya çalışmışlardır. Çünkü insanların giydikleri değişir, yedikleri değişir, araçları değişir; fakat amaçları değişmez. Bin yıl önce at ile, kılıç ile Haçlı Seferleri bu topraklara yapılıyordu; şimdi uçak ile, tank ile, füze ile aynı seferler düzenleniyor. Araçlar değişti, fakat amaçlar değişmedi. Hiç de değişmeyecek.


PKK-PYD meselesi de, bölgedeki çoklu oyunun en önemli ayaklarından.


Bu harita Kürt nüfusun hangi bölgelerde yaşadıklarını gösterir. Gördüğünüz gibi Türkiye'nin Güneydoğusu, Suriye'nin Kuzeyi, Irak'ın Kuzeyi ve doğusu ve de İran'ın batısı Kürt nüfusun en çok yaşadıkları bölgelerdir.


Şimdi ben size Işid'in nerelere saldırdığını gösteren birkaç harita göstermek istiyorum. Bu konu biraz uzun ve karışık olabilir, ama elimden geldiğince basitleştirmeye çalışıcam.

Şekil A;

''Kürdistan'' diye tabir edilen ve her zaman karşılaştığımız şu CIA ve Avrupa haritalarında Kürdistan Devleti sınırlarını hepiniz hatırlıyorsunuzdur.


Yukarıdaki haritayı alın ve bu haritanın üzerine koyun, mükemmel bir şekilde uyum gösterdiğini görecek ve kendinizi Müslüm Baba'dan ''Hangimiiizz sevvmedikk çılgınnlar gibi''şarkısını dinlemeye vereceksiniz.

Kendinize bunca zaman nasıl oldu da bu kadar basit, bu kadar aşikar bir şeyi göremediğinizi sorabilirsiniz. Fakat görmek için önce bakmak gerekir. Bulmak için önce düşünmek, araştırmak gerekir. Sizler yalnızca televizyonda gördüğünüz IŞİD, PKK, PYD, ABD, Rusya haberlerini izleyip bunların birbirleriyle bir şekilde savaştığını biliyorsunuz. Ve ne yazık ki de, herkesin ideolojik bir görüşü var bu konuda. Bu yüzden gözler kör olmuş. Önüne harita koysan ve olanları anlatsan bile anlamamakta ısrar edecek, ayak direyecek milyonlarca insan var.

Neyse.

Aslında mesele çok basit. Haritada da gördüğünüz gibi Işid, kurulmak istenen Kürdistan bölgesine, ziyadesiyle de bu sınırlara saldırmakta.


Bakın Işid, adeta Kürdistan kurulmak istenen bölgeye adeta bir sınır çizmiş. Yani adamlar şuan resmen Kürdistan sınırlarını çiziyor. Açık maviyle (büyük ihtimal o renk mavi değil ama, ben cahil adamım, anlamam pek renklerden) çizilen yer, gördüğünüz gibi PYD'nin kontrolünde olan bölge.


Ulus Devlet nasıl kurulur bilir misiniz canlar?

Önce bir toprak parçası gerekir haliyle, sonra o toprak parçasında da ezici çoğunluğa sahip bir nüfus...  Bu ikisini sağlarsan, geriye kalan her şey masa başında halledilen teferruatlardır. İsrail'in kuruluşunu hatırlayın. Önce Filistin bölgesinde toprak aldılar, sonra da dünyadaki Yahudileri buraya doldurdular. Sonunda da bir devlet ortaya çıktı.

Ya da I. Dünya Savaşı sonrasında Balkanlardaki tüm Türk nüfusunu gerek katliamlarla, gerek göçe zorlayarak tek tek temizledikleri ve bugünkü Balkan devletlerini kurdukları gibi...


Şimdi konunun akışıyla paralel olarak şundan bahsetmek istiyorum ; Güneydoğu nüfusunun yıllara göre dağılımına hiç baktınız mı?

























Güneydoğu bölgesininde yer alan neredeyse bütün şehirler için geçerlidir bu tablo. Bölgedeki Türk unsurlar cumhuriyet tarihi boyunca sürekli gerek zorunlu olarak, gerekse planlar-projeler ile birlikte göçe zorlanmıştır. Planlı, programlı bir şekilde bölgedeki Türk nüfusu batıya göç ettirilmiş ve Kürt nüfusu yine programlı şekilde bölgede ezici güç haline getirilmiştir. E tabi bu da boş yere değildir. Dediğim gibi, bir ulus devlet kurmak istiyorsanız, önce belirli bir toprak parçası, sonrasında da ezici çoğunluğa sahip nüfus yoğunluğunuzun olması gerekir.


Lakin, sanmayın ki bu planlı göç hareketi yalnızca Türkiye sınırları içerisinde yapıldı. Aynı şekilde Irak, İran ve Suriye'de de Kürt nüfusu birbirlerine yaklaştırılırken, diğer unsurlar bölgeden göç ettirildi. Böylelikle bir coğrafya üzerindeki genel çoğunluk, belli bir etnik grubun eline geçmiş oldu.

İşte PKK'nın şuan Güneydoğuda başlattığı sözde direniş hareketinin amacı da buydu, bölgeyi tamamen temizlemek. Ayrıca PKK kayıp verdikçe, çevre bölgelerdeki Kürt nüfusun hassasiyeti artacak ve Kürtler artık bir devlet kurmaları gerektiğine karar verip, toplu şekilde birleşmeye gidecekler.
( 2x2 = 4 )

Peki Rusya neden Türkmen Dağı'nı bombalıyor şuan?

O da çok basit. Hiç kasmaya gerek yok.


Bölgedeki Türkmen nüfusu, en büyük etnik gruptur. Kürtlerden yaklaşık 3 kat daha fazla nüfusa sahiplerdir. Zaten Dünya Savaşından sonra buraya öyle bir sınır çizilmiştir ki, o tel örgülerin bir tarafında anne diğer tarafında çocukları kalmıştır. Tel örgünün bir tarafında ailenin bir yarısı, diğer tarafında diğer yarısı bırakılmıştır.

Yaklaşık birkaç aydır Suriye'deki Türkmen Dağlarını bombalayan Rusya'nın amacı, tıpkı yüz yıldır olduğu gibi, tıpkı Balkanlarda olduğu, Güneydoğuda olduğu gibi bölgedeki Türk nüfusunu temizlemek ve orayı yalnızca bir etnik grubun eline vermektir; PYD.


Rusya yoğun bombardımana tuttuğu bölgeyi temizleyip, elleriyle PYD' ye vermekte bugün ve yarın dahası da olacak.

Şimdi şuraya bir kez daha bakın ;


Işid'in saldırdığı yerler ve bugün Rusya'nın bombaladığı yerler, tam olarak kurulmak istenen yeni devletin toprakları üzerinde. Amaç oldukça basit, dediğim gibi, bölgedeki diğer etnik grupları temizleme çalışması bu. Zira bölgede diğer etnik grupların varlığı, orada yeni bir devletin kurulmasının önündeki en büyük engellerden biridir. O bölge içinde yaşayan Türkler veya Araplar, sizce kurulacak bir Kürdistan hakimiyeti içinde yaşamayı kabullenecekler mi?

Tabi ki hayır.
Bu yüzden bölgenin diğer kalabalık etnik gruplardan temizlenmesi gerekiyor.


Ve bu işte Amerika'sı, Rusya'sı ve İran'ı aynı safta.


Bu yüzden Suriye'deki durum biraz daha aynı şekilde sürecek. Ve Rusya bölgeyi temizlemek için Suriye içini bombalarken, buna Suriye'de karşılık veren Türkiye'yle araları çoookk daha gerilecek. Hani geçenlerde Selahaddin Demirtaş, bizim uçak düşürme hadisesinden sonra Rusya'ya gitmişti ya, sonra da ülkeye dönüp '' Türkiye hatalıdırrrrr!!!!!! '' diye bağırmaya başladı, hah işte bunun sebebi Rusya'dan PYD ve PKK'ya yardım istemesi ve olumlu cevap almasıydı.

Rusya yalnızca Suriye içinde değil, Türkiye'de de PKK'yı desteklemekte zira. Güneydoğuda dolaşan Rus ajanlarının haberlerini almamız pek uzak değildir.


Amerika ise, kendi planları ve programları gereğince beklemede. Amerikan tarihine bakarsanız eğer, bir dönem cumhuriyetçiler, bir dönem de demokratlar başa geçer ve ülkeyi yönetir. Bu her zaman böyle olmuştur çünkü gereklidir. Cumhuriyetçiler savaş çıkarır, demokratlar da bu savaşlardan sonra ortalığı sakinleştirirler.

Mesela I. Körfez Savaşı'nı başlatan Baba Bush cumhuriyetçidir, ardından gelen Bill Clinton ise demokrattır. Clinton'dan sonra başa geçen Oğul Bush da yine cumhuriyetçidir ve Afganistan ve Irak'a giren de bildiğiniz gibi odur. Oğul Bush iki dönem başta kalıp, açtığı savaşlarla Amerika tüm dünyanın öfkesini çekince, normal olarak yerine bir demokrat  olan Obama geçti.

Yalnız Amerika için iki dönem boyunca sessiz kalmak yeterince fazla bile böylesi bir dönemde. Bu yüzden emin olun bir sonraki başkan cumhuriyetçi olacaktır.


Ve bu gördüğünüz arkadaş Amerika'nın yeni cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump'tır. Karısı evi temizlerken bulamadığı saç spreyi nedeniyle bazen objectiflere bu şekilde yansır kendisi. Hatta evde bulamadığı eşyaları için ''gerekirse saç spreyimi bulmak için bütün dünyayı bombalarım'' diyebilecek karakterde bir morondur kendisi. Koyu da bir Çin hayranıdır.


Şimdiden televizyonlara çıkıp; ''Işid'i bombalayıp, oradaki petrolü alırım'' diye bağırmaya başladı zaten. ( Link ) ''Amerikan Yüzyılı'' dedikleri projeyi devam ettirmek için bu gibi hırstan ve açgözlülükten gözü dönmüş ve ağzından salyalar akıtan, kendi istediklerini elde etmek uğuna her şeyi yakıp yıkabilen, şişko ve çirkin heriflere ihtiyacı vardır Amerikan sermaye sahiplerinin.


Amerika'nın Irak'tan çekilmesinin sebebi de buydu zaten. Çünkü; ''biz oradan çekildik ve her şey sarpa sardı, görün ! '' mesajı vermek istediler ve verdiler. Şimdi bir sonraki adımları da Işid'i temizleme bahanesiyle tekrar bu bölgeye savaş açmak. Ve I. Dünya Savaşında olduğu gibi, devletler yıkıp, yerlerine daha küçük ve kendilerine sadık devletçikler kurmak.

O kurulan devletçikler de kendilerini bağımsız ilan edip, özgür olduklarına inanacaklar. Tıpkı Osmanlı yıkıldıktan sonra üzerinde kurulan 50 devletçiğin inandığı gibi. Hatta kim bilir, öyle bir şey olursa, o devletlerde yaşayan insanlar; ''Öcalan olmasaydı adın Ertuğrul olurdu, Türk ismi kullanıyo olurdunnn !!!! ''bile derler.


İdeolojileriyle gözleri kör olmuşlar bunun ne demek olduğunu anlamamışlardır elbette ve onlar anlayana kadar da iş işten geçmiş, hatta yeni bir iş sektörü bile kurulmuş olacaktır. Dünya genelinde, küresel bir 28 Şubat yaşıyoruz. Batılılar ülkelerindeki tüm Müslümanları sürmek için fırsat kolluyorlar ve birkaç patlama daha planlıyorlar batı topraklarında. Böylece yapmak istedikleri için ellerine fırsat geçecek.


Amerika Irak'tan çekilirken elbette ki kendisine bağlı bir yönetim bıraktı arkasında. Yani koskoca Irak ordusunun iki tümeninin, ki atmış bine yakın asker eder bu, tek kurşun atmadan şehri terk etmesi ve maksimum 800 ila 1000 kişilik Işid güçlerinin kenti ele geçirmesi başka nasıl açıklanır?


Türkiye'nin bu savaşta, batılıların istedikleri toprakları elinde tutabilmesi için, savunmasını sınırda değil, sınırın ilerisinde yapması şarttır. Hani futbolda ''en iyi defans hücumdur'' derler ya, bu meselede de aynıdır olay. Topu kendi kalenden ne kadar uzak tutarsan, gol yeme riskin o kadar azdır. Savaşı kendi sınırından ne kadar ilerde tutar ve oraya müdahale edersen de, kendi sınırlarını koruman o kadar kolaylaşır.


Kendilerine çekilen tel örgüyü sınır kabul edip, oradan ayağını bile dışarıya uzatmayan, uzatmaktan korkan aptal muhalefetlerle bu iş yürümez. '' Ne işiniz var Suriye'de, Irak'ta?!! '' derseniz eğer, sınırınızın dibindeki bu savaş, eninde sonunda gelir sizi bulur.


Bölgede devam eden olaylarla ilgili daha çok yazı yazılır, çok ayrıntıya girilir. Ben yalnızca acizane elimden geldiğince büyük resmi betimlemeye çalıştım. Başka yazılarda görüşmek üzere, selamlar saygılar efenim...


SINIR ÖTESİ

$
0
0

Selamun aleyküm.

Geçen yazıda, malum bölgede yeni bir ulus devlet kurmak ve Suriye Devletinin topraklarını tekrar yapılandırmak için, bölgede bulunan diğer etnik grupları göçe zorladıklarını konuşmuştuk. Bu yazıyla bu konu üzerinde biraz daha durmanın iyi olacağı kanaatindeyim. Temizlenmesi gereken en önemli bölgelerden biri olan Halep ve Türkmen Dağı'na aylardır yoğun şekilde saldıran Rusya ve Esed güçleri, bölgeyi Türkmenlerden temizlemeye çok yaklaştı.

Konuyla ilgili haberlere bir göz atalım;

Link
Link
Link
Link
Gördüğünüz gibi Esed güçleri ve Rusya, bölgedeki ikinci büyük çoğunluk olan Türkmenleri göçe zorluyor. Amaç, bölgeyi önce temizleyip, sonra bir kısmına Kürtleri, bir kısmına rejim kuvvetlerini bu bölgeye yerleştirmek ve sonunda da ''burası Kürt halkının yaşadığı bir Kürt bölgesidir'' ve ''Burası Suriye rejimine aittir.'' diyebilecek koza sahip olmak. Tabii olay yalnızca bir Kürt Devleti kurmak değil, bunun güney-batısında da yeni bir Suriye kurmak. Elbette Suriye'yi haritadan silmeyecekler, yalnızca bölünüp, küçülecek.

Bunu yaparken de, tam da bu amaçla kurdukları Işid'i ortaya sürüp; ''Biz Işid'le savaşıyoruz'' maskesini takıyorlar.

Link
Link
Şimdi şu haritaya biraz bakalım;


Sarı olan bölgeler PYD'nin kontrolünde olan bölgeler. Fakat dikkatlice bakarsanız, o sarı hattın ortasında koyu gri bir hat olduğunu göreceksiniz. Yani PYD koridorunda kesinlikle alınması gereken, bu koridoru bölen bir toprak parçası var.


Ve o koyu gri bölge bilin bakalım kimin?

Elbette IŞİD'in...

Azez ve Kobani'nin tam ortasında kalan bir kilit bölge burası. Ve size neden Işid'in burayı işgal ettiğini söyleyeyim; Işid'in tek görevi bölgedeki petrol ve doğal gazı Amerika'ya tekrar verecek duruma getirmek değil, aynı zamanda bölgeyi tekrar dizayn etmek. Ve bu dizayn çalışmasının üç önemli kolu var;


  1. Irak'ı fiilen tamamen 3'e bölmek ve bu bölünen parçaları devletleştirmek.
  2. Suriye'ye Esed'in kontrolünde yeni bir Suriye devleti kurmak.
  3. İlk aşamada hem Suriye'den, hem de Irak'tan aldıkları topraklar ve bu topraklara yerleştirdikleri Kürt nüfusuyla bir Kürt Devleti kurmak. Ve tabii, ikinci aşamada da bu Kürt Devletini, Türkiye'de bulunan Kürt nüfusuyla ve topraklarıyla birleştirmek.


İşte IŞİD tam da bu yüzden Azez ve Kobani arasını elinde bulunduruyor. Çünkü kısa bir süre sonra PYD, Azez'den başlayacak ve Kobani'ye kadar olan bölgeye saldırı düzenleyip o bölgeyi ele geçirmeye çalışacak. IŞİD de birkaç sözde, küçük çatışmadan sonra bölgeden çekilecek.

Tıpkı Kobani'de olduğu gibi...

Siz sanıyor musunuz ki IŞİD, Kobani'de bir şey olduğu için oraya girdi geçen sene?
Hayır.


IŞİD, Kobani'ye girdi ve kısa bir süre sonra orayı PYD'ye terk etti. Şuan Kobani tamamen PYD'nin kontrolünde. Sebebi de gayet basit aslında; PYD bir terör örgütü olmadığını savunuyor ve batı medyası aracılığıyla kendisini dünyaya böyle tanıtıyor. Bu yüzden Suriye Devletine ait topraklara saldırmıyorlar, PYD'nin alması gereken topraklara önce IŞİD saldırıyor ve bölgeyi eline geçiriyor. Daha sonra PYD de ''terörist IŞİD'e karşı'' savaşıyor ve o bölgeleri teröristlerin elinden alıyor. İşte bu taktikle PYD bir terör örgütü görünümünden çıkıyor ve meşru bir topluluğa dönüşmüş oluyor


Haritadaki sarı koridorun ortasında bulunan açığı kapatmaları gerekiyor bildiğiniz gibi. Amaç da yine basit, kurulacak Kürt Devletini Akdeniz'e indirmek istiyorlar. Aksi takdirde hiçbir denizle ve ticaret yoluyla bağlantıları olmadan, dört tarafı kendilerinden nefret eden ve çevresine muhtaç bir devlet olurlar.


Yani öle toprak işgal edelim de devlet kuralım diyerek olmuyor bu işler. Bu devlete mali kaynak gerekecek. Bu yüzden de en azından birkaç tane petrol veya doğal gaz bölgesi daha almak istiyorlar.

Petrol ve Doğal Gaz bulunan yerler
Bölgedeki petrol haritasına bakarsanız, savaşın neden tam olarak bu bölgede döndüğünü anlarsınız. Şuan bu petrol ve doğal gaz haritasında bulunan her yer bu yüzden saldırı altında. Ve bütün dünya da kötü kalpli, kafa kesen IŞİD'e karşı savaşıyor bu bölgede.

Amerika;''Biz IŞİD'e karşı savaşıyoruz.''
Fransa; ''Biz IŞİD'e karşı savaşıyoruz.''
İngiltere; ''Biz IŞİD'e karşı savaşıyoruz.''
Rusya; ''Biz IŞİD'e karşı savaşıyoruz.''
İran; ''Biz IŞİD'e karşı savaşıyoruz.''
PYD-PKK-YPG; ''Biz IŞİD'e karşı savaşıyoruz.''


Tekrar söylüyorum, eğer Türkiye bu yeniden dizayn çalışmalarını, sünepe ve batıdaki para babalarının, ağa babalarının emirleriyle konuşup susan muhalefetinin dediği gibi hiçbir şey yapmadan, oturduğu yerden izlerse, sınırındaki bu ateş kendisine öyle veya böyle bulaşacaktır.

Sanmayın ki, bütün Türkiye sınırı PYD tarafından ele geçirilmişken ve bu PYD-PKK-YPG-YPC birer Kürt ırkçısı topluluklar olup, kendilerine verilen destekle bir Kürt devleti kurmak istiyorlarken, Türkiye sınırları içinde kalan Kürt nüfusunu es geçecekler.

Şimdi lütfen birkaç dakikanızı ayırın ve şu videoları izleyin, dediğim ve savunduğum şeyin ne kadar haklı olduğunu göreceksiniz ;  Link , Link , Link , Link , Link


4 farklı dilde ''Türkiye'ye karşı ayaklanın ve metropollerdeki caddeleri ateşe verin''çağrısı yapıyorlar gördüğünüz gibi. O dört dili konuşanlar da, kendi anadillerini konuşuyorlar, dikkat etmişsinizdir. Bu bile yeterli bir açıklamadır aslında anlayan bir akla.


Sınırlarınız karışıksa, hiçbir önlem almadan, hiçbir şey yapmadan, ''yurtta sulh, cihanda sulh'' gibi ucube naralar atarak yalnızca kaybedersiniz. Sınırlarınızın karışması, sınırlarınızın içinin de çok kısa süre içerisinde karışacağının garantisidir çünkü. Hele ki böyle bir zamanda, böyle bir coğrafyada, böyle bir haritaları yeniden dizayn projelerinin arefesinde...


Konuyla ilgili çok daha analiz yapmak üzere, şimdilik bize ayrılan sürenin sonuna geldik..
Selamlar, saygılar...

İFTARLIK GAZOZ

$
0
0

Uzun bir aradan sonra tüm ciğerlere ve ciğersizlere selamun aleyküm ve hayırlı Ramazanlar.

Çok uzun aralıklarla yazabiliyorum farkındayım, lakin bu aralıklar içerisinde sürekli mesaj atan ve destek olan herkese tek tek selamlarımı ve saygılarımı gönderiyorum. Kendimle yüzleşecek gücü bile bulamazken, sizlerin var olduğunu bilmek ve bunu hissetmek, elime laptopumu aldıran sebeptir.


Şimdi birçoğunuz demekte ki ''bu çocuk ne ayak, bi görünüyo, kayboluyo, bi yazıyo, iki yazmıyo, hayırdır, nedir?''


tyler epey yoğun bir sene ve süreç geçirdi. Yine birçok şey yaşadım, birçok şey gördüm, gözlemledim. Kendimden biraz daha nefret ettim mesela bu süreç içerisinde. Zaten şu dünyada en nefret ettiğim varlık kendimim. Hani birisiyle tanışırsın, sevemezsin, anlaşamazsın da ''ya karakterlerimiz uymuyo, yıldızımız barışmıyo'' dersin ya, hah, işte benim de kendimle ne karakterim uyar, ne de yıldızım barışır.


İşte bir sebebi de bu yazamayışımın. Kendime olan nefretim ve öfkem dinmedikçe, insanlarla ne paylaşabilirim kafasına girdim uzun süre. Bu süre zarfı içerisinde de kafamda çoook şey biriktirdim. Çok uzun, teferruatlı konular, meseleler var kafamın içinde. Hani kışın sıcacık yataktan çıkıp sabah namazına kalkmak çok zor gelir ya insana, halbuki o zorluk üzerindeki yorganı bir hamlede kaldırmana bakar. O hamleyi yapıp yorganı kaldırdıktan sonrası kendiliğinden gelir. İşte belki ben de ufak da olsa bir şeyler yazayım da, gerisi kendiliğinden gelir eski günlerdeki gibi dedim kendi kendime.


Şaka maka dört senedir beraberiz. Dört senedir ben yazıyorum, siz yorum yapıyorsunuz, anlaşıyoruz veya kızıyoruz birbirimize, lakin öyle böyle dört senedir beraberiz. Heyt bee. Tam olarak şu an gaza geldim.


Aklımda çok konu var dediğim gibi, mesela ''kibir'' hakkında yazmak istiyorum, sonra ''insanlar ve davranışları'' hakkında, daha sonra ''X Faktörü ve Teğet Geçme Teorisi'' adında çok uzun zamandır telefonumun not kısmında yazılı olan kendi minik beynimin aciz ürünü olan bir teori yazısı yazmak istiyorum... İstiyorum da istiyorum.

Telefonumdaki not kısmını bir görseniz zaten, aklıma gelen her şeyi unutmayayım diye not aldığımdan Fenerbahçe'nin transfer listesinden daha kabarık yeminle..

Neyse siz dua edin de, biraz önce birkaç müstesna takipçim duacınız dedi, hemen tesir etti mübarek. Yani binlerce insan etse demek ki, ooo, burdan Kız Kulesi'ne uçarak giderim herhalde.


Lafı çok uzatmayıp konunun başlığına gelirsek eğer, kısaca birkaç kelam edelim. Geçenlerde sinemaya girmişti bu film hatırlarsınız ;


Cem Yılmaz'ın oyunculuğunu falan beğendiğimden, gidelim dedim arkadaşa. Lakin film boyunca acayip acayip, tuhaf tuhaf şeyler gördüm, birçok sahnesinde ''oha'' falan dedim. Çünkü çok güzel şeyler vardı filmde, fakat bu güzel şeylerin yanında zehirli sarmaşıklar, dışı çok güzel ama içi zehirli olan kırmızı kırmızı elmalar gördüm.


Benim zaten uzun bir süredir dikkatimi çeken bir olay olduğundan, bu filmde de görünce, konunun ciddiyetinin farkına vardım aslında. Dedim ki yine dizilerle, filmlerle; eline senaryosu tutuşturulmuş, kendisini finanse edenler tarafından allanmış pullanmış, isminin başında ''profesör doktor'' bulunan fikir tetikçileriyle bu fikri de bu topluma yedirecekler.


''Neymiş o fikir?'' diyecekseniz.. O fikir ''Sol görüşlü, Sosyalist ve/veya Komünist İslam''dır. Geçen yüzyılda ''Seküler İslam'' diye bir şey attılar ortaya ve tuttu. Bugün birçok Müslüman kişi, kendisini seküler olarak tanımlıyor ve İslam'ın da öyle olması gerektiğini veya İslam'ı da öyle anladığını söylüyor.


Şimdi bu Solcu-Sosyalist-Komünist İslam çok yeni değil, bir süredir üzerinde çalışılıyor. Hatta meyvelerini bile toplamaya başladılar. Benim bizzat bu tanıma uyan tanıdıklarım var. Hatta onların birçoğunun söyledikleri kopyala-yapıştır cümlelerinden biri de şu;

''Komşusu açken tok yatan bizden değildir'' ve '' Emekçinin hakkını, alnının teri kurumadan verin'' diye hadisler yok mu abi? İşte bak, İslam da zaten sosyalist ve komünist aslında. Hey lele lele, hoy lolo loloo....'' 


Bakın öncelikle şunu söyleyeyim; ''Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir'' diye bir söz vardır. Yani doğru yaptığını sanan bir sürü insan, aslında çok büyük ve çok tehlikeli yanlışlar yapar hayatı boyunca. Hele ki içinde bulunduğumuz devirde, bütün yanlışlar öyle bir allanmış pullanmış, paketlenmiş ve etiketlenmiş ki, doğruya çok ama çok yakın hale getirilmiş.


Artık neredeyse her bir yanlış, içerisinde bir veya bazen birden çok doğru barındırıyor. Hatta bazı yanlışlar var ki, %99'u halis muhlis doğru. İşte tam da bu yüzden ki, insanlar bunların yanlış mı doğru mu olduklarını ayırt edemiyor. Daha da kötüsü var ki, inandığı görüşün aslında yanlış yerlere dayandığı ve aslından saptırıldığını söylediğinde, onun içindeki doğru olan şeylere düşmanlık ettiğini sanıyor ve seni o doğruların düşmanı ilan ediyor.


Mesela komünistlerin kendilerine karşı olan herkesi faşist veya kapitalist olarak görmesi gibi. Veya kemalistlerin Mustafa Kemal'i sevmeyen herkesi vatan haini olarak görmesi.. Ya da bazı Müslümanların oruç tutmayan birini gördüğü zaman ''vay kafirr''i yapıştırması gibi..


Yanlışlar, doğrulara çok fazla yaklaştırılmış. Hatta bazen aralarındaki çizgi o kadar ince oluyor ki görmek, ayırt etmek mümkün olmuyor. Hatta bu konuda da bir hadis-i şerif var ki, olayı harika şekilde anlatmış; ''Ahir zamanda, şirki (veya hak ile batılı) anlayabilmek, siyah gecede, siyah taşın üstündeki, siyah karıncayı görebilmek kadar zor olacaktır.''


Özellikle gençler üzerinde sosyalizm, komünizm gibi düşüncelerin epey fazlalıkta olduğunu görürsünüz. Bu elbette ki tesadüf değildir. Son zamanlarda da komünizmi İslam ile evlendirme projesi çok sıkı bir şekilde yürütülüyor. O kadar sıkı ki, bu konuda yapılan dizilerin filmlerin haddi hesabı yok. Ve etrafınıza dikkatli gözlerle bir bakın, bir sürü komünist Müslüman göreceksiniz. Ve bu komünist Müslüman kısma da dikkat ederseniz, komünistken İslam'a geçenler değil; normal bir Müslümanken komünizme geçen insanlar olduklarını görürsünüz.


Çok uzun ve detaylı incelenmesi gereken bir konu bu, öle üstünkörü bir şeyler görüp üzerine kabataslak konuşmaya gelmez yani. Bu İftarlık Gazoz filmine gittiğimde baya bi sinirlenmiştim, gelip başlığı atmıştım o zamandan unutmayayım diye, laptopumu elime aldığımda bu başlığı gördüm Allah'tan da, birkaç kelam da olsa edebiliyorum şuan.


Şimdi bu konuya derinlemesine girilmeli dediğim gibi, çünkü bu konuya girildiğinde, karşınızda size hemen muhalefet edecek olan binlerce insan göreceksiniz. ''Neden olmasın?''lar, ''Ne alakası var?''lar, ''Siz de amma abartıyosunuz bee!!!''ler ile başlayan bir sürü muhalifle karşı karşıya geleceksiniz.

Çünkü zaten halihazırda binlerce komünist Müslüman var ülkemizde, dahi dünyamızda. Nevi şahsına münhasır bir dini, ilahi kattan gelmiş, Allah'tan gelmiş bir dini, insan eliyle ve aklıyla ortaya atılmış şeylerle birleştirmek sizin görüşünüze göre nedir?


İnsan aklıyla ve eliyle üretilmiş hiçbir ''izm'', İslam ile nişanlandırılamaz, evlendirilemez. İslam, hiçbir ''izm''e sığmaz. Cemil Meriç'in dediği gibi ;

''İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri...''


''İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaous kozmos yapan insan zekası, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. İdeolojiye düşmanlık, tek izm'e teslimiyettir; Obskürantizme. İdeolojiler, siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula; Şuur. Tarih şuuru. Milliyet şuuru, kişilik şuuru.''




Filmde şöyle bir replik vardı ;
''Orucun mantığı tokun açın halinden anlaması değil mi? Zengin olanın fakirin halinden anlaması? Sen zaten fakirsin, öyleyse senin oruç tutmana ne gerek var?''

Nasıl güzel yerlerden vurmuşlar di mi? Bu sözü söyleyen adam da anasının gözü bir komünist yani. Adam Marx gibi, Lenin gibi köylülerin arasına girmiş, iki kelimeyi yan yana getiremeyenlerin önünde komünist felsefesini yapıyor film boyunca.

Yalnız buradan o senaryoyu yazan arkadaşa önce bir selam çakıyorum sonra da;
''Oruçtaki tek anlam tokun açın halinden, zenginin fakirin halinden anlaması değildir. Öyle olsa oruç denilen şey yalnızca zenginlere farz olurdu heralde di mi.. Orucun anlamı ve amacı nefsi terbiye etmektir. Nefsi dizginlemek, onu eğitmek, onu köreltmektir. Nefis denilen şey de zenginde de olur, fakirde de; açta da olur, tokta da... Nefsin terbiyesi, bir insanı insan yapan asıl şeydir. İnsanı hayvandan ayırır. İradedir.''


Bakın mikrofonu bir tarafa uzatırsanız ve o kendi düşünceleriyle her şeyi açıklamaya başlarsa, sizi kolaylıkla ikna edebilir. İkinci tarafa mikrofonu uzatmazsanız eğer, dinlediğiniz kadarı sizi her zaman ikna etmeye yeter. Bu film tam bir monologdu mesela.


Kardeşim, komünist olabilirsin, sosyalist olabilirsin, solcu olabilirsin, sağcı olabilirsin, ortanın solunda da sağında da, kenarında köşesinde de olabilirsin; tüm bunları yaparken bir tanrı inancın da olabilir, Allah'a da inanabilirsin, Müslüman da olabilirsin. Amma ve lakin, asla ve kat'ha kendi dünya görüşünle İslam'ı birleştirip bunu insanlığa sunamazsın. Bunu pazarlayamazsın. Git neye inanmak istiyorsan ona inan, lakin Allah'ın indirdiği şeye kendi kıt ve yirmi birinci yüzyıl aklınla bir şeyler eklemeye çalışma.


Birileri çıkıp da ''Bize yalnızca Kur'an yeter'' diye kimsenin itiraz edemeyeceği bir cümleyi kendisine siper ve bayrak edinip de, bunun arkasına Peygamberi bu dinden silme gayesini ve projesini koyuyorsa eğer, Müslüman olan herkes, bu dinin ne olduğunu ve ne olmadığını çok iyi bilmeli.


Tarihe bakıp da; ''vay anasını yaa! Bu İngilizler, bu gavurlar ne oyunlar oynamış İslam ve Müslümanlar üzerinde beeeee !!!'' diyerek diz dövme sevgili kardeşim, zaman geçtikçe oyun daha da büyüdü, eşek kadar oldu lakin sen izlediğin dizinin başrol oyuncusunun hangi kızla veya hangi erkekle birlikte olduğuyla ilgilendiğinden o eşşek kadar olmuş oyunu ve oyuncuyu göremiyorsun.

Televizyonunu kapat, nefsini, istek ve arzularını tatmin etmek yerine; beynini ve kalbini tatmin etmeye başla bir an önce.

Yaşadığın ve yaptığın şeyleri yalnızca sosyal medyada paylaşmak ve insanların senin ne kadar renkli, güzel ve eğlenceli bir hayata sahip olduğunu düşünmelerini sağlamaya çalışmaktan vazgeç. İçindeki ''ünlü olma, takip edilme, ilgi duyulma'' arzusunu biraz olsun körelt artık. Takipçi sayın arttıkça artan, düştükçe düşen bir egon, karakterin ve kişiliğin olmasın artık. Ne kadar çok takipçin varsa o kadar popüler bir insansındır mantığını da bir kenara bırak. Hayatını başkalarının beğen tuşu altında değil, kendi değer yargılarının altında yaşa. El kol da yapma bana.


Hadi kendinize iyi davranın canlar, ciğerler...
Selam bizden...


X FAKTÖRÜ VE TEĞET GEÇME TEORİSİ

$
0
0

Bazen bir insanın karşısına biri çıkar ve ondan hoşlanır. Genel olarak fiziksel görünüşü iyi olan kişiler, diğer insanlar tarafından beğenilirler. Fakat bazen fiziksel görünüşün iyi olması, bir kişinin ona aşık olabilmesi için yeterli değildir.

Mesela kız çok güzeldir, beğenirsin gayet, lakin aşık olmak, sevmek meselesine geldiğinde bir türlü olmaz, içinden öyle bir şey gelmez yani bir türlü. Ya da aynısı bir erkek için geçerlidir.

Peki bu neden böyledir hiç düşündünüz mü?


Kendi küçük beynimin ürünü olan ve üzerinde epey kafa yorduğum birkaç teori denklemini paylaşmak istiyorum sizinle. Yazının sonuna geldiğinizde hoşunuza gidebilir hatta mantıklı bile gelebilir. Hatta bundan güzel bir film senaryosu bile çıkabilir. Ya da ben kendim senaryolaştırırım belli olmaz.


''X Faktörü'' teorime göre; her insanın kendisine ait bir kodu, bir nevi şifresi vardır. Bunu bir nevi DNA kodu olarak da düşünebilirsiniz. Her insanda bu kod bulunur. Mesela rastgele bir örnek vermek gerekirse; Bir adamın kodu 1234 olsun ;


Bu, o adamın kendisine ait olan kodu, bir nevi şifresidir. Ya da tanımlayıcısı. Dünya üzerinde milyarlarca insan vardır ve insanların kodları da oldukça karmaşık olabilir. Dünyada aynı kodu taşıyan belki onlarca, belki binlerce kişi olabilir. Lakin her zaman aynı iki koda sahip olan insan karşılaşamaz.

Şimdi yukarıdaki adamın koduyla aynı yani ''1234'' koduna sahip bir kadın olduğunu düşünelim;


İşte bu iki aynı koda sahip olan iki insan karşılaştığında, birbirlerinden etkilenir, hatta bazen de ilk bakışta aşık olurlar. Çünkü kodları birebir aynıdır. Ve ilk bakışta o kişi, diğeri için farklı bir şeyler hisseder. Etrafta elli tane kız vardır, fakat o koda sahip olan o kız, farklıdır. Elli tane erkek vardır, fakat bu erkek bu kadına farklı hissettirir.


İşte bu ''X Faktörü''dür.
Bilinmeyenli bir faktör, bir denklem.

Bilinmeyenli çünkü insanlar kendi kodlarının ne olduğunu bilmez. Karşıdakinin kodunu da. Bazen insanlar kendi hayallerindeki insanı tarif ederler ya hani; ''şu boyda olsun, gözleri şöle olsun, şunu yapsın bunu yapmasın, elleri şöle, kaşları şöle olsunn, bi bakışta beni benden alsınnnnn ...'' falan diye, lakin bazen karşılarına biri çıkar ve tüm bu saydığı özelliklerin hiçbirine sahip değildir, fakat bir şekilde ondan etkilenir, hatta aşık olurlar.

Çünkü ruh eşi dediğimiz olay, her insanda var olan bu kodlara bağlıdır. Bir insanın ruh eşi kendisinin tamamen zıttı olabilir veya tamamen aynısı. Ya da bir insanın ruh eşi, o güne kadar hoşlandığı ve ideal kişi olarak tanımladığı kişiyle tamamen alakasız olabilir. Bunu asla bilemezsiniz.


Bazen de kodu sizinkine çok yakın biri çıkar karşınıza. Mesela sizin kodunuz 1234'tür.


Karşınıza birisi çıkar ve ondan epey bir etkilenirsiniz. Hatta belki ona aşık olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ya da o kişiyle bir ilişkiye başlayabilirsiniz. Fakat her şey bir süre iyi gidiyor gibi görünse de, görünmeyen sorunlar vardır sanki arada. Hele ki, günümüz ilişkilerinde her şey hormonlara dayalı olduğu için, bu durum enn çok karşılaşılan durumdur. (Next yazı konu hakkında)
İlişkinin başlarında her iki taraf da hormonları tarafından yönetilen, zom olmuş ve hipnotize edilmiş insan semptomları gösteren varlıklar olduğundan, bu sorunlar gün yüzüne çıkmaz. Çünkü hormonları veya o anki hissiyatları bunu görmelerine engel olur.


Fakat aradan biraz zaman geçtikten ve iki taraftaki hormonlar birbirlerine karşı yavaş yavaş azalmaya başladıktan sonra, o görünmeyen sorunlar birden ortaya çıkıverir. İlişkinin başlarında zıt oldukları konularda birbirlerine; ''ay canım benim yaa, tamam sen madem sevmiyosun onu yapmayız o zamannn  < 3 kalp kalp kalpppppp :)))) '' derlerken, aradaki hormon salgılama dönemi bittiğinde ''salak bu kız/çocuk yaa, lan şunu yapalım diyorum yok, bunu yapalım diyorum yokk, başlıcam haa !!! ''halini alır.

Tanıdık geldi di mi...


İşte bunun sebebi de, o kişiyi  ''ideal kişi'', ''hayalinizdeki kişi'' sanmanız. Sanmanızın sebebi de, o kişinin kodunun sizinkine aslında çok yakın olması.


Örneğin sizin kodunuz ''1234'' iken, sizin için doğru kişi olduğuna inandığınız bu kişinin kodu ''1235''tir. Çok ortak yanınız olabilir, bir süre çok da iyi anlaşabilirsiniz. Ama aranızda her zaman görünmez bir uyuşmazlık vardır. Çünkü kodlarınızın çok büyük bölümü uyuşmaktadır aslında, lakin bir kısımda bir sorun vardır ve bir türlü her şey tastamam olamıyordur. Hep bir şeyler eksik ya da fazladır. İşte bu da aslında benim ''Uyuşmazlık Teorisi'' adını verdiğim teori. Şimdi buna ek olarak ''Kısmı Uyuşma, Bölgesel Uyuşma, Kodlar Arasındaki Uyum'' falan diye açıklamaya girersem birçok takipçim ''hay ben senin yapacağın işeee.... nokta nokta nokta ünlemmm !'' veya ''Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?'' diye celallenip bilgisayarı kapatıp ''Bugün Ne Giyseeemmm'' falan açar diye, fazla kurcalamıyorum ehue.


Sizinle aynı kodu taşıyan kişiyi bulmak genel olarak aslında zordur. Hatta bazen size o kişiyi asla bulamayacakmışsınız gibi gelir. Fakat zor da olsa, nadir de olsa, emin olun ki sizinle aynı kodu taşıyan kişiler var. Etrafınızda olmaması veya henüz karşılaşmamış olmanız bunu asla değiştirmez.


Hatta bazen de, asla karşınıza çıkmamış olan o kişi, otobüste, metrobüste, metroda, ya da herhangi bir yerde otururken veyahut yürürken, yanı başınızdan geçer ve gider...


Mesela metrobüstesinizdir. Kulağınızda kulaklığınız vardır, bir şeyler dinliyor ve hatta belki arkadaşınızla mesajlaşıyorsunuzdur. Hemen arkanızda da sizinle aynı koda sahip olan birisi vardır. Kodlarınız tamamen aynıdır. Ruh eşinizdir. Tanışsanız birbirinizle evlenebilirsiniz hatta. Fakat sen arkanı dönmezsin. Ya da sen döndüğün sırada, o başka tarafa döner. Veyahut bir şekilde göz göze gelirsiniz, ikiniz de o an kodlarınızın aynı olduğunu hissedersiniz. Etkilenirsiniz birbirinizden. Bir şeyler depreşir içinizde. Fakat bu kez de tanışma fırsatınız olmaz. O bir durakta iner, sen başka bir durakta.


Halbuki hayatınızdaki ruh eşiniz, sizin için ideal olan o insan, sizinle aynı kodu taşıyan o insanla göz göze gelmiş veya aranızda yalnızca birkaç metrelik mesafe olmuştur. O an, tüm hayatınız baştan sona değişebilecekken, birbirinizin hayatına ufacık bir dokunuş yaparak geçer gidersiniz. Yani teğet geçersiniz. İşte bu da ''Teğet Geçme Teorisi'' adını verdiğim teori.


Kader sizi aynı yere kadar getirdi, hatta göz göze bile getirdi, o şeyleri hissettiniz, fakat birbirinizin hayatına teğet geçtiniz. Belki o kişiyle tanışabilseydiniz, hayatınız baştan sona bambaşka bir hayata dönüşecekti. Belki o kişiyle evlenecektiniz.


Hayatınız boyunca aradığınız, asla bulamayacağınızı düşündüğünüz ruh eşiniz, sizinle aynı kodu taşıyan o insan, hayatınızın dibine kadar geldi ve geçip gitti. Emin olun bunu çok yaşamışsınızdır. Hatta her gün belki de ruh eşiniz yanınızdan geçip gider. Hayatınıza teğet geçer.


İşte kendi kafamda kurduğum bir teoriler denklemi. Üzerinde daha fazla düşünüp, çok daha detaylı yazabilirim aslında. Siz de bana dua edin de, eskisi gibi sık sık yazayım.


Uzun lafın kısası canlar, hepimiz için yazılmış bir kader vardır. Kader deyince şimdi kafanız karışmasın gene. Mutlak kader vardır ki, senin doğumun ve ölümün bellidir. Sana verilen zaman bellidir. Bu senin elinde değildir. Lakin bu dünyaya geliş sebebin, zaten kendi seçtiklerini, kendi istediklerini yapmandır. Sana verilen bu ömür süresi içerisinde nasıl yaşayacağın, neler yapacağın ve yapmayacağın tamamen senin elindedir.


Mesela herhangi bir yerde, ilk görüşte etkilendiğiniz ve sizin X Faktörünüz olduğunu düşündüğünüz bir kız veya erkek, belki hayatınızdan teğet geçecektir. Lakin siz her şeyi göze alarak, gerçekten inanıyorsanız eğer, o kişinin peşinden gidebilir ve gitmesine izin vermeyebilirsiniz. Çünkü zaten gerçekten sizin x faktörünüz ise o kişi, ikiniz de bunu hissedersiniz, bu tek taraflı bir his olmaz. Tabi gitmesine izin vermezsiniz deyince şimdi gidip kızın ya da çocuğun yolunu kesip ''ya benim olacan ya da kara torpağın uleeyynnn!!!'' gibi şeyler yapmayın ha.


Önce tabi hormonlarla duyguları ve hisleri birbirinden ayırmak gerek. Bir sonraki yazı da inşallah o konuda olur, çünkü notlarım var yazmaya başlayacam.


İşte X Faktörü böyle bir şey canlar... Hatta buna illa sevgili olarak değil, arkadaşlık ilişkilerini de dahil edebilirsiniz. Mesela çocukluğunuzdan beri tanıdığınız biri vardır, ama mutlaka bir şeylerden dolayı sürekli tartışırsınız, %100 uyuşmazsınız. Fakat birkaç aydır tanıdığınız bir arkadaşınızla tamamen aynısınızdır.


Herkes için bir ruh eşi vardır yani kısaca. Öle ''ben kimseye benzemem, benim ruh eşim anca Brad Pitt/ Angelina Jolie'dir, ben kimseye şaapamam'' falan ayaklar yapmaya gerenk yok yani, karşınıza x faktörünüz eşit olan biri çıkar, süt dökmüş kedi gibi kalırsınız. Benden size biraz boş olacak ama bir tavsiye, sürmeyen ilişkilerinizi hormonlarınız veya başka aptal sebeplere dayanarak sürdürmeye çalışmayın. Eğer içinizde bir şeyler hep tersse, hep bi eksiklik ya da fazlalık varsa, eninde sonunda o iş olmayacaktır.


Neyse, teorileri çoğaltmak ve eklemek için iletişime de geçebilirsiniz. Bakarsınız çok güzel bir şeyler daha ortaya çıkarırız.

Herkese saygılar, sevgiler, selamlar, hürmetler...

DUYURU !

$
0
0

Selamun aleyküm.

Her şeyden önce ilk söylemek istediğim şey şu canlar, bu işte kullanılan erlerin minimum %95'inin hiçbir şeyden haberi yok. Geceden beri bir sürü askerle de polisle de konuştum, erlerin bir cacıktan haberi yok. Neredeyse tamamına tatbikat olduğunu, Işid ve Pkk operasyonu olduğunu söylemişler. Ve adamların gerçekten bir şeyden haberi yok.

Ama haberi olanlar da, bu işi kendi isteği ile yürüten erler de gayet ve gayet mevcut. Kimse ''tatbikat var'' deyip TRT binasını işgal edip, eline ''TSK yönetime el koymuştur''diye kağıt tutuşturup onu okutmaz. Veya halkın üzerine içinde bulunduğu tankı sürüp göz göre göre insanları ezmez.


Zaten hava yollarının büyük kısmı tamamen bu işin içinde. Zira dediğim gibi bu işten haberi olmayan insanlar meclise, Beştepe'ye ve insanların üzerine bomba atmaz. Bunların tamamı bilinçlidir. Amma ve lakin dediğim gibi, aralarında çok sayıda habersiz er var.

Şuanlık 161 şehit var. Bu işten sorumlu olan herkesin tek tek asılması için gerekirse referanduma gidilmeli. Yalnız, hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı erlere ayrı bir muamele olmalı. Kalkıp habersiz adamları orda öldürmeyin abi. O 161 insanı öldüren, bizim burnumuzun dibine bomba atan şerefsizlerin tamamı sallandırılsın, ama birçok darbede olduğu gibi, er kısmının birçoğu habersiz.


Ha bi de, şu Gezi'ci tayfaya bakıyorum şuan, gülmekten şimdi bi daha tuvalete gidecem, birkaç saat daha tuvalette kalacam hacı. İki ağaç için ülkeyi yakan beyinsiz sürüsü, şimdi kalkmış ''ya bu halk ne kadar vahşiieeeee, askerlerin kafasını kesmieeeeşşş, aayyyyy çok şey yhaaa !!! '' diye bik bik bik konuşmaya başlamışlar. Gezide kendilerine su sıkan polislerin ebelerini belleyip, insan üzerine tank süren, silah sıkan ve bomba atanları görünce''ayy inanamıyoraaaammmm, vahşieee !!! 'diye fok balığı gibi konuşan salyalı sümükler, bi uzayın. Tam olarak nasıl beyinsiz ve binbir suratlı olduklarını da bir sosyal deney ile test etmiş ve milyonuncu kez kanıtlamış olduk. Bu malları konuşmak zaman kaybı zaten, salla onları.


Şunu tekrarlamak istiyorum, aman diyorum bak abi, bu erlerin minimum %95 kadarının hiçbir şeyden haberi yok. Adam gözümün önünde ağladı ''bizim bir şeyden haberimiz yok'' diye. Şuan tek duyurum budur. Daha yeni uyandım zaten. Erler kandırılmıştır. Bu iş ortaya çıkmaya başladıktan sonra birçoğu teslim oldu zaten. Teslim olmayıp, diretenler de aynen devam edenler de aynı şekilde suçludur  bak onu da diyim. Ama üzerinde asker üniforması gördüğünüz herkese saldırmayın Allah aşkına.


İşin enini, boyunu, nedirini değildirini konuşuruz inşallah.



Mesela bu resimde gördüğünüz şerefsizler, milletin tepesinde uçak uçurup, oraya buraya bomba yağdıran it sürüsünden yalnızca birkaç tanesi.

Şu videoda da sivillerin üzerine ateş açan askerleri görebilirsiniz.

Hadi tekrar konuşmak üzere canlar..






O, ÇERKES HASAN

$
0
0

Selamun aleyküm tankın altına yatıp, askerlerin aylarca kullanmayı öğrendikleri o tankları 10 dakikada sürmeyi öğrenen, caps tadında hayat yaşayan ciğersizler.

''Ben, Çerkes Hasan'' adında bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Bu yazıyı da Filinta'ya senaryo yapmıştık birkaç bölüm. Hatırlanmaya değer insanları, aciz ve küçük elimizden geldiğince bizlere hatırlatmaya çalışıyoruz işte naçizane.


Resimde gördüğünüz bu yiğit Çerkes Hasan.
30 Mayıs 1876'da Sultan Abdülaziz kendisine yapılan bir askeri darbe sonrasında tahttan indirilmişti ve hal edilişinden yalnızca beş gün sonra 4 Haziran 1876'da suikast ile şehit edilmişti. Çerkes Hasan da bu darbenin karşısında tek başına durmuştu ve Midhat Paşa'nın evinde toplanan darbeci paşaların toplantısını onca korumaya rağmen aşmış ve darbenin başındaki Serasker yani Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa'yı silahını çekerek öldürmüştü.


Arkasına 10 veya 20 kişi almamıştı Çerkes Hasan. Veya Hüseyin Avni Paşa'yı bugünkü tabirle ''tenhada kıstırmamıştı''. Beline beylik silahını takmış, koskoca bir Sultan'a darbe yapıp ardından da öldürebilen paşaların hepsinin bir arada bulunduğu bir yere, dönemin en güçlü adamı Midhat Paşa'nın konağına gitmişti.


Orada gözünü kırpmadan silahını çekip, dönemin Genel Kurmay Başkanı olan Hüseyin Avni paşayı, tüm darbeci paşalarının gözlerinin önünde öldürmüş ve bir anlamda darbe sonrası olayların seyrini değiştirmişti.


Filinta dizisinde de bu sahne ve Çerkes Hasan canlandırılmıştı yukarıdaki videoda gördüğünüz üzre.
Dizinin devam eden bölümünde ise Çerkes Hasan apar topar mahkemeye çıkarılmış ve derhal idama mahkum edilmişti.


İdam kararı açıklandıktan sonra şöyle demişti Çerkes Hasan;

''Bir Çerkes Hasan ölür, bin tane dirilir ! ''


'' Allah bu halkı tüm darbecilerden korusun! '' diye de dua etmişti. Sonra da apar topar asılmak için darağacına götürülmüştü. Orada da şöyle demişti ;

'' Uğruna öldüğümüz bu vatanın torunları elbet bir gün bizi anlayacaklar. Vatan sağ olsun. ''


'' Bir Çerkes Hasan ölür, bin tane dirilir'' derken Çerkes, bildiği bir şeyler vardı elbet. Dediği gibi oldu çünkü. 15 Temmuz akşamı başlayan darbe girişiminde Tuğgeneral semih terzi, darbenin en büyük ayaklarından biri olan Özel Kuvvetler Komutanlığını 20 tam teçhizatlı askerle basar ve ''Bundan sonra komutan benim! '' der.

semih terzi
Orada bulunan Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir ; ''Bizim komutanımız Zekai Aksakallı'dır. Komutanımın emridir, kimseyi içeri alamam'' deyince ;''Yönetime el koyduk, darbe yapıyoruz ve bundan böyle komutan benim, herkes benden emir alacak! '' diye bağırır Semih Terzi.

Bunun üzerine Astsubay Ömer Halisdemir o an, oracıkta hiç tereddüt etmeden silahını çeker ve tuğgeneral rütbesi taşıyan cuntacıyı tam alnının ortasından vurur. Tek başına. Onlarca silahlı askerin önünde..

Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir
Tıpkı Çerkes Hasan'ın tek başına, onlarca askerin ve paşanın gözleri önünde cuntacı, darbeci Hüseyin Avni Paşa'yı gözünü bile kırpmadan, tek başına çekip vurması gibi.


Bu vakıayı duyduğum an aklıma Çerkes Hasan geldi. İçimden dedim ki; ''Gerçekten de Çerkes Hasan'lar hala var. Çerkes Hasan'lar asmakla, kırmakla tükenmez.'' 


Sultan Abdülaziz'e yapılan darbe sonrası, Çerkes Hasan'ın darbenin askeri lideri Hüseyin Avni Paşa'yı öldürmesi ve Astsubay Ömer Halisdemir'in, Özel Kuvvetler Komutanlığını ele geçirmeye gelen semih terziyi öldürmesi, neredeyse tamamen aynı etkiyi yaratmıştır. Yani darbe sekteye uğramıştır ve psikolojik ters etki yapmıştır.


Yani bir Çerkes Hasan öldürdüler, binlerce Çerkes Hasan dirildi. Şehitlik zaten böyle bir makamdır. Birileri öldükçe azalırken, biz öldükçe çoğalırız. 15 Haziran 1876 yılında bir Çerkes Hasan astılar, 15 Temmuz 2016'da da bir Çerkes Hasan-Ömer Halisdemir'i kurşuna dizdiler. Yalnız ikisini de öldüremediler. Bu Çerkes Hasan'lar, Ömer Halisdemir'ler yerlerini bir sonraki Çerkes Hasan'lara, Ömer Halisdemir'lere bıraktılar yalnızca. Devir teslim yani.


Bu arada Sultan Abdülaziz'e yapılan darbe ile bu darbe girişimin arasındaki benzerlikler dikkatinizi çekti mi? Askerlerin örgütleniş hali? Bi daha bi okuyun; Link


Darbe girişimi hakkında da yakın zamanda birkaç yazı yazıcam inşallah. Yalnızca olayların birazcık daha netleşmesini bekliyorum. Lakin şu kadarını söyleyeyim, birinci ağızdan, darbenin tam olarak içinden görüştüğüm ve bildiğim birkaç kişiden bizzat bazı şeyler duydum ve gördüm, onların hepsini toparlayıp öyle bir yazı yazmak daha doğru.

İrtibatta olduğum kişilerden bir tanesi Fetö denilen örgütün bir önceki darbe girişiminin başındaki en kilit isimlerden bir tanesi, bir sonraki yazıda ismini yazıcam. Kendisi zaten gazetelere ve haberlere de demeç vermeye başladı. Diğeri ise cumhurbaşkanının korumalarından bir tanesi.

Birkaç güne tekrar görüşmek üzere, boş zamanlarında tank süren sevgili ciğersizler.


DEMOKRASİ ŞEHİDİ Mİ?

$
0
0

Esselamu aleyküm.

İki yüzden fazla şehidimiz var malumunuz. Binlerce yaralı var ve şehid sayısı da sürekli artıyor. İki tane ağaç kurtaracam maskesiyle değil, vatanı kurtaracam iradesiyle ayağa kalkanların, sokağa çıkanların verdiği mücadele de, kayıplar da, kazanımlar da bir olmaz elbette ki.

''Sulh istiyoruz, barış istiyoruz, biz özgürlük mücadelesi veriyoruz bik bik bikk'' diye saniye içinde birkaç milyar tiwit atan ve milleti kendilerine destek olmaya çağıran, televizyon vasıtasıyla ünlü olmuş o paralı askerlerden herhangi bir ses duyan var mı sahi?


Bakın o zaman da söyledim, şimdi de söylüyorum. Bu ülkede ünlü olabilmek, şarkı söyleyebilmek, filmlerde oynayabilmek belli başlı bazı şartlara bağlıdır. Bu 100 yıldır böyledir. Bu yüzdendir ki, ünlü olmuş o isimlerin %99 kadarı her zaman aynı görüşte, aynı safta, aynı cephede olmuşlar ve aynı şeyleri savunmuşlar veya karşı çıkmışlardır. Bunun hakkında yapılması gerekenler manifestosu yazacam inşallah.


Şehid kelimesini ayağa düşürmeyin canlar. Bu kelime, bu dünyaya gönderilmiş ve insanlığa öğretilmiş en büyük ve içi en dolu birkaç kelimeden biridir. ''Allah'' diye bir kelime vardır, kelimelerin en büyüğü, en dolusu, en yücesi, aşkın tanımı.. ''Peygamber''kelimesi vardır, Sevgilinin (Allah) kainata gönderdiği en yüce varlıklardır onlar. Sonra ''Şehid''kelimesi vardır. Allah için, Sevgili için, kendisindeki en değerli ve verebileceği en son şey olan canını vermiş olanlar için kullanılır.

Yani birincisi, ''Şehid'' kelimesi İslami bir terimdir. Müslüman olmayanlar için kullanılmaz. Yani İslam'a yobazlık, gericilik, bağnazlık diyenler, ''bu devirde şeriat mı oluuaarr''cılar, İslam'a karşı mücadele verirlerken kalkıp da Şehid kelimesini kullanamazlar.

Şehid ancak Allah için olunur
Mesela yol haritalarını Darwinizm, Marxizm, Leninizm gibi manyetiği bozuk pusulalara bağlamış olan komünistler, kendi şirinler köylerindeki kayıplarına tutup da ''Devrim Şehidi'' diyemezler. Kendi kayıplarını tanımlamak ve onurlandırmak için bile İslami terimlere ihtiyaç duyan vasıfsız ve nasipsiz kafalarla dolu etrafımız maalesef.

Şehidlik, Allah ve Allah'ın emirleri için kendi canını vermiş olanlara denir. E haliyle bunun birinci şartı da Müslüman olmaktır. Kendisine Allah'ı değil de; Darwin'i, Marx'ı, Lenin'i pusula edinenler bir kere Müslüman değillerdir ki Şehid olabilsinler.

Vatan kavramı da İslami kavramlardan olduğu için, vatanını korumak için can verenlere de Şehid denilir. Lakin bunda da yine Müslüman olma şartı vardır elbette ki. Yani adam vatanı için can verdi ama Müslüman değil, şehid olamaz.


Meselenin aslına gelirsek, ''Demokrasi Şehidi'' diye bir şehidlik türü, tarzı, bölümü, vardiyası, iş bölümü falan filan yoktur. Şehidlik, tekrar söylüyorum, Allah için yapılan, Allah'ın dini için yapılan mücadelenin sonundaki vuslatın adıdır. İnsan eliyle yapılmış ve İslam'la birebir olarak örtüşmeyen bir sistem için ölen insanların tanımı değildir şehidlik.


Demokrasi İslam'a uymuyor mu peki?

Şimdi demokrasi İslam ile tamamen zıt değildir. Çoğunluğun istediğinin olması manasına gelir demokrasi. Bir şey yapılacaksa, edilecekse halka sorulur, halk ne istiyorsa, neye göre ihtiyacı varsa ona göre bir şeyler yapılır veya yapılmaz. Mantıklı.


Lakin İslam'da doğru, ona inananların sayısıyla teşekkül etmez. Bir şey doğruysa doğrudur, yanlışsa yanlıştır. Bir yanlışı halkın çoğunluğu doğru kabul ediyor diye, o yanlış artık doğru olmaz asla. Mesela çoğunluk toplansa ve ''biz alkolün ve domuz etinin artık şuralarda şöyle satılmasını istiyoruz, camileri de kapatıcaz'' dese, bu şimdi İslam'a uyar mı?

O kafada bakarsak bütün peygamber demokrasi düşmanı insanlar oluverir bir anda. Hz. Nuh'a bakın mesela, bin yıla yakın yaşamıştır ama kendisine inananların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hz. Muhammed sav'e o dönem inananların sayısı üç beş kişidir. Halkın çoğunluğu şöyle istiyormuş diye bir doğru yürürlükten kalkamaz.

Diğer meselelerde gayet yerinde ve uygun bir kavram ve uygulamadır demokrasi denilen şey. Ama dediğim gibi, ''İslami yönetim şekli demokrasidiiiirr'' diyen beyinsizlerin ağızlarına terlik fırlatın ve uzaklaşın.


Kaybettiğimiz o insanlara gelince...
O insanlar ''demokrasi sistemini kurtaralım, aman saltanat falan gelir'' diye şehid olmadılar. ''Benimcanım demokrasiye feda olsunnn'' diye bağırarak da şehid olmadılar. Ki amaç yalnızca bu sistemi korumak ise, o kişiye şehid de denmez.

Bu insanlar ''vatan'' uğruna ve''Allah'' uğruna şehid oldular. Bu yüzden ölürken ''Allahu ekberr! '' diye bağırdılar. Kimse başı sonu kırık, kendi içinde bir sürü eksiği ve çelişkisi olan insan eliyle yapılmış bir sistemi korumak için sokağa çıkıp, tankların altına yatıp, canını feda etmedi.

Canını feda edenler bu sistem için değil, vatan millet ve Allah uğruna canlarını feda ettiler ve ''Şehidlik'' mertebesi kazandılar. Şehid kelimesini tanımlamak için bu tarz insan eliyle yapılmış şeylerden destek almaya gerek yok. Ki caiz değildir bu.

Onlar Vatan şehididir, Allah'ın şehididir. Şehidlerdir. Bu tanım yeterli. Demokrasi Şehidi diye bir saçmalık olamaz. Biz demokrasi nöbeti değil, vatan - millet nöbeti tutuyoruz, başımızdakilere ve eline mikrofonu alıp sürekli ''demokrasi nöbetindeyiiizz''diyen kardişlere duyurulur.


''Darbe'' kelimesinden daha çok kullanılır oldu bu ''demokrasi'' kelimesi. Ve benim çok sinirimi bozmaya başladı. Neyse.

Tekrar görüşmek üzere...

ÇIRAĞAN BASKINI

$
0
0

1878.

Meşrutiyet fikrine karşı olan Sultan Abdülaziz tahttan indirilip katledilişinden ve yerine Meşrutiyet vaadiyle önce V. Murat'ın, ardından da Sultan II. Abdülhamid'in tahta oturmasının üzerinden iki sene geçmiştir.

Sultan Abdülhamid, 31 Ağustos 1876 yılında tahta geçişinden yaklaşık dört ay sonra 23 Aralık 1876'da Kanuni Esasi yani I. Meşrutiyeti ilan etti. Bunu da kuvvetle muhtemel çıkacak olan bir Osmanlı-Rus Savaşı'na karşı bir hamle olarak, tam ilişkilerin en gerildiği dönemde yaptı.


Lakin beklenilen savaş eninde sonunda çıkmıştı ve ordudaki bölünme ile birlikte üst rütbedeki bazı paşaların tek kurşun atmadan sürekli savaş bölgelerinden geri çekilmeleri üzerine Rus ordusu savaşın sonunda bugünkü Yeşilköy'e kadar gelmiş ve orada kendilerine karargah kurup Osmanlı Devleti üzerindeki tüm Slav ırkına mensup saydıkları bölgeleri tek tek Osmanlı'dan koparmanın planlarını çizmişler ve hatta bunu Osmanlı'ya dikte etmişlerdi.


Böylesi bir durumda da Sultan Abdülhamid, Kanuni Esasi'ye kendisinin koydurduğu ''Padişah, gerek gördüğü zamanlarda meclisi tatil etme yetkisine sahiptir'' maddesini kullanıp, I. Meşrutiyete son vermişti.

Lakin gerek orduda, gerek divanda, gerek medyada, gerekse kendilerini aydın kesim olarak adlandırılan dönemin takım elbiseli ve beyaz yakalı kodomanlarında Meşrutiyet sevdası öylesine büyüktür ki, savaş mavaş dinlemezler ve Meşruti yönetime hemen tekrar geçilmesi gerektiğini savunurlar.


Tabi aslında Meşruti yönetimin ardındaki fikir her zaman ''cumhuriyet'' olmuştur. Çünkü o dönemin okumuş kesimi, ne yazık ki yurt dışında bilhassa Fransa'da ''Fransız Devrimi'' masalları ve efsaneleriyle büyümüşlerdir. Bir de Osmanlı çocuklarını kendi idealleri ve virüslü fikirleriyle donatmak isteyen Fransız Devleti, bu çocuklara kendi ülkelerine döndüklerinde, onlara göre artık geri kalmış ve köhnemiş bu imparatorluk ve cihanşümul devlet anlayışından, kendilerinde olduğu gibi bir ''Modern Cumhuriyet'' yönetime acilen geçmeleri gerektiği ve onların kuracağı bu yeni rejimde sonsuza dek ''Hürriyet Kahramanları'' olarak anılacakları fikrini aşılamıştı yıllarca.


Yani tıpkı bugün batının ''demokrasi'' kisvesini kendisine ambalaj yaptığı ve bu güzel, sevimli, cici ambalajla tüm dünyada paraya dayalı bir imparatorluk kurdukları gibi, o zaman da ''Meşrutiyet ve Cumhuriyet'' fikirleri satılıyordu. Bugünün ''demokrasi''si, o zamanın ''Cumhuriyet''i yani.

Neyse.


Sultan Abdülaziz Han'a yapılan darbe, Osmanlı'daki ilk dış destekli darbedir ve bundan sonraki darbelerin tamamı 28 Şubat 1997 darbesi de dahil, yine dış destekli olmuştur. Yani 1876'dan 1997'ye kadar batı ülkeleri bu ülkede ve bu topraklarda sürekli olarak kendi istedikleri şekilde darbe yapmış ve işleri kendi lehlerine yönetmişlerdir.

1878 yılında da, özellikle İngiltere, işin tamamen dışında kalarak Sultan Abdülhamid aleyhtarlarını mali olarak desteklemişti. Desteklenen o isimlerden biri de ''Ali Suavi'' adında bir ''Genç Osmanlı''üyesi arkadaştı.


Kendisi tıpkı diğer Jön Türkler ve Genç Osmanlılar gibi özellikle Paris ve Londra'ya gitmiş ve burada epey bir zaman geçirmiştir. Sonradan Cemaleddin Efgani'nin de üzerinde çokça durduğu dinde bazı reformlara gidilmesi gerektiği fikirleri vardır. Bu Londra'ya ve Paris'e gidip, orada okuyan güruhun nedense hepsi geri döndüğünde dinde reform dahil her bir şeyi değiştirmeye kalkışmıştır Osmanlı'da.


Banker Hristaki adında bir Rum banker de vardır Osmanlı'nın içinde bulunduğu bu ard arda darbe girişimleri döneminde. Kendisi gerek devlete, gerekse özellikle Şehzade Murad'a, tahta çıkmadan önce epey bir borç vermiştir. Ali Suavi denilen bu ithal reformcunun, Banker Hristaki gibi bir adamla ne işi olabilir sizce ...?


Neyse.

Ali Suavi, içerisinde bulunduğu banker çevrelerden ve mason teşkilatından ve bu teşkilatların da İngiltere ile olan bağlarından ötürü, Osmanlı'da padişahın değişmesi gerektiğine inanan ve bunu da bir İngiliz ajanı olan eşinin de desteğiyle Osmanlı'da bir kesimi ayaklandırarak yapılabileceğini düşünen bir piyondu.

Daha önceki birçok yazımda şöyle bir şey söylemiştim, bu blogun müdavimleri hatırlar ;
''Her bir darbeyle gelen bir yağma vardır''


Bu yağmalar da en çok devletin kendisine borcu olan kişilere ve üst kadroya yarar elbetteki. Bankerler yağmadan gelecek o çok değerli ve sahip olmanın çok büyük ayrıcalık olacağı hanedan mücevherlerini elde edecekken; bu bankerleri destekleyen mason teşkilatları ülke yönetiminde söz sahibi olabilecek; bu teşkilatları destekleyen İngiltere gibi devletler de bu topraklar üzerinde sömürebilecekleri sistemler kurabilecek; bu devletleri destekleyen dünyadaki banka sisteminin kurucuları da, toprağa değil paraya dayalı bir dünya imparatorluğu kurabilecekti.


Yani bir ''kazan-kazan'' denklemi. Ki dünya şuan da bu sistemle işler, unutmayın. Hiyerarşinin en altında bulunanlardan, en üstte bulunanlara kadar, sistem içerisindeki herkesin kazandığı bir denklemdir bu. Çünkü en alttakiler kazandıkça, üsttekiler de daha çok kazanacaktır. Tıpkı şu sanal marketing olayı gibidir bu.


Ali Suavi, Genç Osmanlılar cemiyeti içindeki en fazla dini eser veren  kişidir bu arada. Bursa Ulu Cami'nde vaazlar bile vermiştir hatta. Lakin 200 yıldır işler artık öyle namaz kılmak ve vaaz vermekle yürümüyor, zira inandığı şeyler aslında aynı olan insanlar ne yazık ki birbirinden kel alaka şeylere inanıp, kendi yollarından yürüyorlar yaklaşık iki yüz yıldır. Bu da, İslam coğrafyasına bırakılan ve etkisi ne yazık ki atom bombasından çok daha fazla olan fikir bombalarının sonucudur. Japonya'da çocuklar hala atom bombasından dolayı sakat doğarken, İslam coğrafyasında da maalesef bu fikir bombalarından dolayı hala elinde Kur'an lakin beyninde batılı fikirler olan insanlar yetişmekte. Bizim çocuklarımız onlarınkinden daha sakat doğmakta yani.


Ali Suavi, kendisini destekleyenlerden aldığı destekle kendisini destekleyecek 100-150 kadar adam bulur ve kafasına geçirdiği o koca sarığıyla, Çırağan Sarayı'nda tutulan sabık Sultan V. Murad'ı tekrar tahta geçirmek için, beraberindeki bu 100-150 kadar tetikçiyle teknelerle Çırağan Sarayı'na gelir. Sarayın etrafındaki korumaları etkisiz hale getirerek, V. Murad'ın odasına kadar girerler. Lakin V. Murad akli dengesi yerinde olmadığından, korkar ve darbecilerle gitmeyi reddeder.

Ali Suavi ve yanındakiler V. Murad'ı ikna etmek için epey zaman harcarlar ve sonunda Ali Suavi, sabık sultanın kolundan tutup onu dışarı doğru sürükler.


Lakin tam o sırada Beşiktaş Karakol Komutanı Yedi Sekiz Hasan Paşa ve beraberindeki birlik Çırağan Sarayı'na varır ve darbecilerden 60'ını öldürürler. Sarayın içine giren Yedi Sekiz Hasan Paşa, Ali Suavi'nin V. Murad'ı sürüklediğini görür ve elindeki sopayı Ali Suavi'nin kafasına öyle bir geçirir ki, Ali Suavi kafasındaki o koca sarıkla oracıkta ölüverir. Bu yüzden tarihe de ''Sarıklı İhtilalci'' olarak geçer ismi.

               Ali Suavi                                             Yedi Sekiz Hasan Paşa            

Yedi Sekiz Hasan Paşa, Çorumludur ve erlikten Paşalığa yani Generalliğe yükselen nadir kişilerdendir. Tarihe ''Çırağan Baskını'' darbesini engelleyen kişi olarak geçmiştir Yedi Sekiz Hasan Paşa. Bu topraklar üzerinde bir darbenin gidişatını değiştiren ''Çerkes Hasan'', bir darbeyi engelleyen ''Yedi Sekiz Hasan Paşa'' ve 15 Temmuz 2016 gecesi bir başka darbeyi engelleyen ''Ömer Halisdemir'', fikir bombasından aldığı şarapnel parçalarıyla sakat doğmamış ve GDO'lu ithal fikirlerle zehirlenmemiş olanlar tarafından asla unutulmayacaktır.


''Ama Boğaz Köprüsünde askerlerimizi kemerle dövdüleeerrrr, öldürdüüüleeerrrrr, kafasını kestileeerrrrr !!!!! ÜNLEMMMM !!!! ÜNLEMMM !!!'' kafasından, gözlüğünden, penceresinden bakanlardan bir tanesinden bile bu tarz şeyleri anlamasını beklemeyin, bakın uyarıyorum sizi. Bunlar fikir bombasının bu topraklardaki hala nefes alan artçı etkileridir. Onlar, oturdukları mekanda Kürtçe şarkı çıktığında ''kapatın şunu burası Türkiye Cumhuriyeti !!!!'' diye salya sümük akıtan, fakat iki dakika sonra aynı mekanda Rihanna, Eminem, Justin Bieber, Lady Gaga çıktığında ''ooo ses veeerrrr,yiiihhuuuuu, benim şarkıımmmmm :))))))))))))))) '' diye ego ve özentilik orgazmı yaşayan, ikiyüz''süz'' (iki yüzlü, fakat yüzlerinin her iki tarafı da diğerinden daha yüzsüz), fikir bombası çocuklarıdır.

Yedi Sekiz Hasan Paşa
Lafa gelince sosyal paylaşım sitesindeki hesabının önüne ''TC'' yazar, fakat ''TC''ye karşı yapılan batı menşeili her türlü hakarete hatta darbeye karşı selam durur bu gibi terliksi tek hücreliler. Saat 10 civarı ''Aha Tayyib'in ebesini belliyolaaarrr huhahıhooo XD XD'' diye orgazm çığlıkları atar, ertesi gün darbe önlenince ''ya bu devirde ne darbesi, biz tüm darbelere karşıyığaazz !! ÜNLEMM'' der bu gibi kafadan bacaklı fikir dölleri.


Çerkes Hasan'lar, Yedi Sekiz Hasan Paşa'lar, Ömer Halisdemir'ler, Sabri Ünal'lar ve iki yüz sonra ilk defa bir darbeyi engellemiş olan daha niceleri, virüs bulaşmamış kafalara ve kalplere sahip olan bu vatanın ve bu toprakların evlatları tarafından asla unutulmayacaktır.


Lakin yalnızca Çerkes Hasan'ı değil; hüseyin avni'leri de, midhat paşaları da;
Yalnız Yedi Sekiz Hasan Paşa'yı değil ; ali suavi'leri de;
Yalnız Ömer Halisdemir'i değil ; semih terzi'leri de unutmayacağımızı bir not olarak eklemek ve bir sonraki yazıda tekrar görüşmek üzere sevgili tank durdurucu arkadaşlar....


Bu arada unutuyordum, Çırağan Baskını adında bir mini dizi yaptı TRT birkaç sene önce. Çok keyifli ve kaliteli. İzleyin. Link

Çırağan Baskını Tanıtım


SOĞUK SAVAŞ

$
0
0

Selamun aleyküm.

15 Temmuz darbe girişimindeki bana göre en sansasyonel olay İncirlik üssünün elektriklerinin kesilmesidir. İncirlik Üssü, Amerika'nın orta doğudaki en büyük üssüdür. Bütün orta doğu trafiği bu üsten sağlanır. Yani Amerikan ordusunun, kendi toprakları üzerinde bile bu derece stratejik öneme sahip bir üssü yoktur. ABD ordusunun beyni Pentagon ise, kalbi de kesinlikle İncirlik Üssüdür.


Darbe girişimi gecesi en dikkat çekici olan şey de, bu üssün elektriklerinin kesilmesi, giriş çıkışların kapatılması ve bir süre sonra uçuşa yasak bölge ilan edilmesidir. Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyorsun di mi hacı?  LinkLinkLinkLink

Yani Amerika'nın dünya üzerindeki en stratejik hava üssünün, Amerikan ordusunun orta doğudaki kalbinin elektriklerini kesip, giriş çıkışları yasaklamanın ne demek olduğunu anlayabilecek kapasitedesin di mi?


Allah aşkına öyle olduğunu söyle bana.. Nolurr...
Yoksa ''ay gene patlatıyolar bunlar kendilerini yhaa, vahşilieerr !!! Milletçe üzgünüz, herkes profil resmine siyah çelengg koysoonn !!!'' kafasındasındır ve o oksijen girmeyen kafaya ben pek bir şey anlatamam.

Ya bu ülkede hala darbe gecesi ve sonrasında İncirlik Üssünün elektriklerinin kesildiğini ve giriş çıkışların kapatıldığını bilmeyen ve ona rağmen bu ülke sınırları içindeki oksijeni soluyup tüketen terliksi beyinsizler var abi. Ciddiyim, var. Gerçi İncirlik Üssünde incir yetiştirildiğini sananlar da var ama, neyse, o tıbbın konusu.


İşte söz konusu bu hareket, dünyanın süper güç olan ülkesine yapılırsa, bu resmen bir soğuk savaş ilanıdır. Amerikalılar, Amerikan başkanı, Amerikan ordusu bu İncirlik Üssünü tamamıyla kendi toprakları olarak görürler. Yani senin bu hareketi yapman ile, gidip Washington'a askeri çıkarma yapman veya herhangi bir saldırıda bulunman tamamen ve tamamen aynı şeydir.


ABD Hava Kuvvetleri komutanı geçenlerde hani İncirlik Üssüne geldi ya, (Link) ''IŞİD ilemücadeledeeee.... bik bik bik''(Link) diye zırvalamaya başladı hani, işte bu ziyaretin sebebi de budur.


Ben ilk bu elektrik kesme olayını duyduğumda ciddi söylüyorum inanmadım. ''Yok artık, o kadar da değil, onu yapmaya yemez henüz''demiştim. Fakat sonra gördüm ki iş gerçekten fazlasıyla ciddi ve bunu hemen yazmıştım ''soğuk savaş ilanıdır, arkası gelir'' diye, maalesef gördüğünüz gibi bir bir geliyor.


Lakin olay yalnızca bununla sınırlı da değil hacı. İşin bir de Rusya boyutu var. Tarihe bakarsanız, Rusya ile yakın ilişki kurmak isteyen herkesin başı ezilmiştir bu ülkede, ta Adnan Menderes'ten başlar bu olay hatta. İlk o denemiştir Rusya ile temasları. Çünkü Türkiye'nin Amerikan sömürgesinden çıkıp da, Amerika'nın dünyadaki en büyük rakibi Rusya'nın tarafına geçmesi demek, bütün orta doğu stratejilerinin ve kozlarının tamamen ABD'nin elinden çıkıp, Rusya'nın eline geçmesi demektir.


Aklı başında hiçbir devlet de böyle bir şeye izin verecek değildir elbette. Hatta sizi biraz geriye götüreyim, şu bizim Rusya ile yaşadığımız uçak düşürme hadisesine...

O uçak gerçekten neden düşürüldü acaba?

Yani neden ''Türk akımı'', petrol, doğal gaz, enerji hatları gibi yığınla milyar dolarlık ihaleler ve projelerin hemen arefesinde böyle bir uçak düşürme olayı yaşandı ve bütün projeler durdu sizce?

Peki bu darbe girişimi neden Erdoğan Rusya ile ilişkileri düzelttikten hemen sonra oldu?

Peki, İncirlik Üssünün şuan Rusya'ya açılma ihtimalinden kaçınız haberdar?

Evet. LinkLinkLink

Amerikan ordusunun tam göbeğine, en büyük rakibi Rus ordusunu sokmaya kalkmak...

Siz daha savaş sebebi mi arıyonuz hacı?


Dikkat ettiyseniz bu olaylardan sonra Suriye'de durumlar bir anda çok tuhaf şekilde değişmeye başladı. Esed yıllardır kendisini koruyan ve kendisinin de koruduğu PKK,PYD'yi vurmaya başladı falan.

Lafın kısası, Amerika, orta doğudaki en büyük ve en stratejik ortağı ve sömürgesini kaybetmemek için her yola başvuracaktır. Gerekirse her gün bombalama, gerekirse bir darbe girişimi daha. Lakin 15 Temmuz sonrası, Türkiye resmen bir yörüngeden çıkmıştır. Ve onların Güneş Sisteminden çıkarsak, bir gezegenin sistemden çıkmasının bütün sistemin yok olmasına sebep olacağını bildikleri için, bizi bu yörüngede tutmaya çalışıyorlar.


Bu arada 15 Temmuz hakkında bir yazı yazıyorum, geçen hafta başladım, zaman buldukça yazıyorum bu yüzden uzun sürüyo. Ama yakında biter inşallah.

Bu patlamalar belli amaca göre yapılıyor ve şuan dikkat ettim de gittikçe batıya doğru kayıyor her seferinde. Allah nasip etmesin ama yine bir patlama olur ve yine geçenkine göre daha batıda olursa, sanırım amaç bunu Ankara-İstanbul'a kadar sürekli büyüterek taşımak olabilir. Allah vatanımızı milletimizi, masumları korusun.

Sağlıcakla..

FIRAT KALKANI , CERABLUS OPERASYONU

$
0
0

Selamun aleyküm.

Aslında birkaç sene öncesinden, hatta belki ilk andan itibaren yapmamız gereken bazı sınır operasyonları vardı. Fakat, devletin başına geçip de ''hadi şunu şunu yapalım, şuraya girelim, şurdan çıkalım'' demekle maalesef bu peynir gemisi yürümüyor.

O şuan ''Şunu şunu yapmalıyızz, bu adamlar salak yaa, bunlar şuna destek oluyo, ben olsam şöle yapardımmm'' diyen ''uzaktan Einstein''lar var ya hani, o adamlar bırakın devletin başına getirmeyi bir baş öğretmenlik veya okul yönetimi teslim edilse ve uzaktan atıp tuttukları şeyleri yapmaları beklense ''ya işin içine girince hiç de öyle değilmiş yaa'' derler.

Biz burada, daha kendi boğazlarını bile düşman savaş gemilerine kapatamayan, o savaş gemileri bize sıkılmak, atılmak üzere bombalarla mermilerle dolu halde, o ''geçilmez'' dediğimiz Çanakkale Boğaz'ından geçerken, tırnaklarımızı yemekten başka bir şey yapamayan bir devlet sisteminden bahsediyoruz.

LinkLink
Rus gemileri, Amerikan gemileri, Fransa-Almanya gemileri iki haftada bir bizim boğazlarımızdan Akdeniz'e; Suriye'ye, Libya'ya, Mısır'a tonlarca mühimmat gönderiyor ve sen maalesef ki 100 yıl önce yaptığın sözde bağımsızlık özde sömürge anlaşmaları gereği, bu gemilere elini bile süremiyorsun. Farkındasın di mi?

Link
Neyse.

Şöyle bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Suriye'nin kuzeyi, Türkiye'nin güneyi, şuan çatışmaların en çok olduğu yer çünkü stratejik olarak kesinlikle ve kesinlikle en önemli yer. Ve Sınır Ötesi isimli yazıda PYD'nin kantonlarını birleştirme ve güneyimizde bir toprak bütünlüğü sağlamaya çalıştığını konuşmuştuk. İşte şuanki tüm olaylar bununla alakalı.


Asıl savaş şuan bu kısımda yaşanıyor. Çünkü şu sarı kısımda gördüğünüz yerler PYD'ye ait. Yani bizim bildiğimiz dille PKK'nın Suriye'deki ismi. Aynısı yani. Cizire Kantonu, Kobani Kantonu ve Afrin Kantonu'nun tam ortasında ''Cerablus, Azez'' kısmı yer alıyor gördüğünüz gibi.


PYD, YPG ve PKK'nın bu savaşın en başından beri olan amacı da, bugünkü amacı da, Suriye'nin kuzeyindeki, Türkiye'nin güneyindeki bu bölgeleri kantonlar haline getirip bir toprak bütünlüğü sağlamak. Suriye'de çıkan savaşın sebebi de budur, şuan Irak'taki savaşın sebebi de. Hatta Irak'ın işgalinin sebebi bile budur. ''100 yıl önce belirlenen sınırların değiştirilmesi.''

Sınırların tekrar dizayn edilmeye başlandığı bu dönemde, tıpkı yüz yıl önce çok haklı sebepleri olduğuna inanan ve Osmanlı Devleti'ne baş kaldırıp, işgalci kuvvetlerin yanında yer alanlar olduğu gibi; aradan yüz yıl geçmesine rağmen hiçbir şey değişmedi ve bugün de ''bizim şöyle haklı sebeplerimiz'' var deyip, işgalci kuvvetlerin yanında saf alanlar var.

O gün Osmanlı'daki devlet düzenine karşı olanlar, bu muhalifliklerini devletin toprak bütünlüğünü ve birliğini korumasına engel olacak şekilde yapıyorlardı. Bugün de, ''Türkiye neden Suriye'ye giriyor !!!!!! Bizi savaşa sürüklüyorlarrr !!!! Biz barış istiyoruzzz !!! ABD'nin yanında savaşa giriyorlarrr !!! '' diye çığırtganlık yapıyorlar. Yani takvimler değişir, üzerindeki yapraklar değişir, ama yaprakların üzerinde yazan olaylar hiç değişmez. İnsan da, devlet de hep aynıdır.


En son geçen sene Kobani'yi almak için çok büyük numaralar çevirmişler ve sonunda da almışlardı. Hatırlayın, Selo Demirtaş ''Kobani'de çocuklar ölüyor, IŞİD orayı aldı ve Türkiye hiçbir şey yapmıyor'' diye bütün paralı köpeklerini sokağa dökmüştü ve o paralı, gözü dönmüş, salyalı köpekler ülkeyi birbirine katmış, her yeri yakıp yıkmış ve onlarca insanı öldürmüştü.

Maalesef, gerek devlet gerekse biz, bu oyunu göremedik ve IŞİD'in birkaç günlük sözde, göstermelik işgalinden sonra PYD oraya girmiş ve Kobani'yi ele geçirmişti. İşte tüm o gürültü patırtı, sözde IŞİD işgalleri falan tamamen bu yüzdendi.

Geçen hafta da PYD resmen ABD askerlerinin yanında Münbiç'e girdi.

E iyi de nasıl girdi? Peki Zeki Müren de onları gördü mü?


Münbiç bir süredir Daeş kontrolündeydi. Kobani olaylarının üzerinden yeterince zaman geçmişti ve bir sonraki operasyona geçilebilirdi. İşte yine ortaya atılan senaryo aynıydı anlayacağınız, önce IŞİD bir yere giriyor, hemen ardından HDP Türkiye'de ve dünyada bir gündem oluşturuyor ve onun hemen ardından da PYD, YPG güçleri ''IŞİD'le savaşıyor (!) '' ve bölgeyi IŞİD'den kurtarıyor (!) .
Ve böylece de PYD ve YPG, işgallerine meşruiyet kazandırmış oluyor.


Şimdi şu haritaya dikkatli bakın. PYD, Kobani'nin batı sınırındaki Münbiç'i de ele geçirmişti birkaç hafta öncesine kadar. O kantonların, yani sarı bölgelerin nasıl adım adım birleştirildiğini gördünüz di mi?

Münbiç, Fırat Nehrinin batısında kalıyor. Ve Münbiç'ten sonraki hedef de ''Cerablus'' anlayabileceğiniz üzere. Fırat Nehri, Kobani ve Cerablus-Münbiç'i birbirinden ayırıyor. Ve Fırat'ın doğu tarafı tamamıyla YPG'nin elinde. Ama doğu ile batıdaki YPG topraklarının arasında Cerablus, Azez bölgesi var.


YPG, Cerablus'a çıkarma yapmaya başladı bildiğiniz gibi. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğü için kesinlikle ve kesinlikle sınır ötesine operasyon yapması lazımdı. Çünkü sınırlarının dibinde, senin de içinde yıllardır silahlı bir örgüt barındıran YPG, baştan başa Irak'tan Akdeniz'e kadar bir toprak bütünlüğü sağlarsa, sence bir sonraki adımları neresi olur?

Sınır hattının ele geçirilmesiyle PKK-PYD güçleri tamamen birleşip, bu toprakları da bize karşı bir üs olarak kullanmazlar mı sence?


İç savaşın başlamasından bu yana, Daeş ile birlikte en çok toprak işgal eden yapı YPG. Fakat Daeş, hem Amerika'nın hem dünyanın bir numaralı terörist grubuyken, YPG bir terör örgütü olarak tanımlanmıyor ABD ve dünya tarafından. Yukarıdaki haritaya bakarsanız, YPG'nin üç yıl içerisinde ne kadar büyüdüğünü görebilirsiniz. Bir sonraki hedefleri de bu toprakları tamamen birleştirmek.

Tabii ki bir sonraki adım da, kendileriyle bağlantılı olan diğer bölgeleri birleştirmek.

Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunun da neredeyse bir fikir etrafında birleşip tamamen HDP'nin eline geçmesini, şuan sanırım daha iyi okuyabilirsiniz.


Şu kırımızı kısım da Irak Bölgesel Kürt yönetimi. Şimdi şu haritanın beyaz kısımlarını, PKK, PYD, YPG, ve HDP haritalarıyla birleştirin bakalım nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor...

İşte Fırat Kalkanı ve bunun ilk ayağı olan Cerablus operasyonu, bu yüzden bu kadar önemlidir ve gereklidir. Nato'nun beş senedir ''Işid'le savaşıyoruz, alamıyoruz'' dediği Cerablus'u 5 saatte aldık. Kendi sınırlarının güvenliğini, öyle eline çekirdek alıp, ''ay inşallah bize bişey yapmazlarrr'' diye oturarak izlersen,''ya biz niye savaşıyoruz kieee''diye etliye sütlüye karışmadan, dizini kırar oturursan, yakın gelecekte etin de gider elinden, sütün de.



Fırat Nehrinin sınır olduğu ve ötesine YPG'nin, PYD'nin geçemediği bu proje, daha aşağılara veya doğu batı yönünde devam etmeli ki, hiçbir zaman PYD-PKK toprak bütünlüğü sağlayamasın.


İşin manidar ve komik tarafı nedir aslında biliyor musun hacı, düne kadar ''AKP Kürdistan devleti kuracakkkk, BOP eş başkanı bu adaammm !!! '' diye kendilerine bir muhalif hayat sevdası, hayat amacı edinenler, bugün tuhaftır tek başına Kürdistan kurulmasına karşı çıkan bu devleti ''ne işimiz var Suriye'de, Amerika'nın oyunları hep bunlarr!!!!! '' diye eleştiriyor bu kez.

Yani bunları memnun etmek mümkün değil zaten, bunlar Osmanlı döneminden beri aynılar. ''İstemezüüükk'' tayfasıdır bunların adı.

Neyse.
Fırat Kalkanı Operasyonu işte bu sebeplerden ötürü çok önemlidir. 24 Ağustos 2016'da başlayan bu operasyonlar daha bir gün geçmeden sonuç verdi. Kesinlikle devamı gelmeli ve orada TSK'nın denetiminde bir güvenli bölge oluşturulmalı.


Ha bu arada tarih sevenleriniz var mı?


Tarih güzel şeydir, okuyun...

Selametle....

tyler der ki

$
0
0

(Turkce klavyem olmadigi icin, Turkce karakterlerin bulunmayisini mazur karsilayin bu seferlik)

Neredeyse 3 sene gecmis, siz ve ben burada bulusmayali. Uc senedir dertlesmedik sizinle bu sayfada, cok derst biriktirmissinizdir, bilirim. Ben de, siz yolda yururken hemen arkanizda ya da saginizda, solunuzda yuruyen biri oldugum icin, ben de biriktirdim sizler gibi.

Lakin sizler de, mazosist degilseniz eger, havada duran dertleri alip, kendinize dert biriktirmediniz elbette. Onlar sizi buldu. Onlar size geldi hep. Hatta belki surekli sordunuz kendinize; "Neden hep benim basima bole seyler geliyo?" ya da "Neden bu kotu seyler bi tek benim basima geliyo?" ya da "Ben bunlari mi hak ettim?" 

Belki de bi bosluga dustunuz, milyonlarcasi gibi. Bir seyleri ozlemeye, bir seylerden de sklmaya (bunu turkce karakterle yazarsam kufur yerim:) basladiniz. Ne cok insan bosluga dusuyo, dikkatli bi baktiniz mi? Bunun sebebini irdelemek lazim aslinda. Neden bunca insan, bunca insanin icinde, bunca hayat mesgalesi ortasinda, kosusturma arasinda bosluga duser? Konusmak lazim.

Inanin uzun yillar aklima bile gelmedi yazarken yalnizligimin gidisi, beni yanimda duran onlarca insanin degil de, elindeki veya karsisindaki bir ekranda okuyan insanlarin anladigi. Etrafinda dolasan o kadar insan, ama bir ekrandan anliyor seni okuyan. 

Surada yazmamin en buyuk sebebi inanin bana hicbir sey degil, yalnizca dertlesmek. Hani bazen bir ya da birkac arkadasiniz olur ya sizi cok iyi anlayan ve her seyi yaninda konusmak icin, cayin demlenmesini bile bekleyemediginiz, cayin sekeri olmasa da yaninizdakinin muhabbetiyle bal olur ya hani o cay, iste ben burda o sicakligi hissetmek icin yaziyorum.

Ve ben sizi birakmama ragmen, sizler beni yalniz birakmadiniz ya, hem helal olsun hem de Allah hepinizden tek tek razi olsun. Uc yil boyunca usanmadan yazan vefakar insanlara da selamlar olsun.
Sohbetlerimize cay esliginde kaldigimiz yerden devam edelim canlar. Dertleselim yine. 


Yakin zamanda eski tempomuzdaki gibi bulusalim, dertleselim, sohbet edelim. Sole guzel de bi cay demleyin, birlikte icelim.

Yakin zamanda tekrar gorusmek uzere canlar, cigerler ve tabii ki asla unutmadigim cigersizler.